İŞGAL YILLARI

08.09.2024 / ANAKARA

Yanlış anlaşılmasını istemem, bu işgal dışarıdan yapılan işgal değildir, içerden bizden olduğunu sandığımız ya da öyle olduğu değerlendirilen şahıslar tarafından yapılandır. Zaten aklı başında olan hiçbir ülke, işgal edeceği ülkede kendi vatandaşını kullanmaz, öldürtmez. Bu işi işgal edilecek ülkelerin içindeki, niteliği vatansever olmayan insanlardan devşirdikleri üzerinden yaparlar. Ayrıca işgaller artık milli gücün fiziki güç unsuru ile olmuyor, diğer unsurları ile oluyor. Fiziki güç işgali en son Irak’ta oldu.

Nasıl geldi bu işgal yılları? Bu süreci 2. Mahmut dönemine kadar götürmek mümkündür. Yine aynı şekilde 11 Kasım 1938 tarihinde başladı demek de mümkündür. Tutup bunu daha yakına çekmek ve 1950 seçimleri ile başladı demek de mümkündür. “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” diyerek daha yakın tarihe gelelim: 2002 yılı.

İşgal yıllarının öncesinde, mevcut zihniyet “bu orduya askerlik yapılmaz, bu devlete vergi verilmez, bu adalet sistemine güvenmiyoruz” diyordu. Hemen saplayalım: hiçbir savcı, söylenen bu cümleler üzerine “orduyu aşağılamak, halkı isyana teşvik etmek, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, bir meslek grubunu aşağılamak, devlet güvenliğini sekteye uğratmak, ekonomiye darbe vurmak” gibi ya da benzeri suçlardan dava açmadı. Dahası bu savcılar hakkında herhangi bir işlem tesis edilmedi. Ne bilgisiz savcılarmış onlar öyle, cumhuriyetten ve değerlerinden bihaber yaşıyorlarmış. Oysa şimdikiler öyle mi? Anında iddianameyi yapıştırıyorlar. İyi ki yeni Türkiye’nin yeni cumhuriyetini koruyan ve kollayan partili yeni savcıları var.

Mevcut zihniyet, yukarıda bahsi geçen cümleleri kurarken yanına bir de motto eklemişti: üç Y’yi yok edeceğiz. Neydi o üç Y? Yasaklar, yolsuzluk, yoksulluk. Evet, haklarını yememek lazım. Ülkede yasaklardan, yoksulluktan ve yolsuzluktan eser kalmadı. Daha fazla yasak, daha fazla yolsuzluk ve daha fazla yoksulluk geldi. Hatta zirve yapıldı. Böylelikle güçlü bir alkışı hak ettiler.

1922 yılının 30 ağustosunda Zafertepe, Çalköy, Büyük Aslıhanlar, Küçük Aslıhanlar, Allıören, Ağaç köyleri arasında kalan alanda sağanak yağmur altında yapılan meydan muharebesinde Grekolar yenildi ve Kızıltaş vadisinden batıya doğru kaçmaya başladı. Soluğu İzmir’de alan Grekolar (1,5-2 tümen artığı) tarihin en hızlı kaçışlarından birini gerçekleştirerek kayda geçtiler. Böylelikle fiziki zafer sağlanmış oldu. Geriye tam bağımsızlığı getirecek olan ekonomik bağımsızlık kaldı. O da gecikmeden karara bağlanacaktır.

Lozan barış görüşmeleri, ekonomik konular görüşülürken, çıkmaza girer. Görüşmeler Ankara’nın talimatı ile sonlandırılır ve heyet ülkeye döner. İşgalci ve sömürgeciler ülkenin kanını emmek istediklerinden, ellerine geçmişte verilen imtiyazlardan, kapitülasyonlardan ve diğer her türlü çıkarlardan vaz geçmek istemiyorlardı. Bunun manası ekonomik bağlılık, daha doğru tanımla kölelik demektir. Savaş meydanlarının galipleri ise haklı olarak buna karşıydılar, köle kalmak için savaşmadılar.

Bu gelişmeler ekonomik bağımsızlığa gidecek olan kararları almanın zamanının geldiğine işaret etti ve 1. İzmir İktisat Kongresi düzenlendi. BakınIZ, ortalık yerde devletin yönetim şekli henüz yok ama iktisad teorisi oluşturuluyor. Soruyorum size: şu anda bu devletin ya da mevcut zihniyetin iktisat teorisi var mı? Kongrenin kararlarını gören ahlaksız kapitalistler, Türkiye’nin isteklerine mecburen boyun eğdiler. Ancak “biz bunları şimdi cebimize koyuyoruz ama günü geldiğinde sırasıyla çıkaracağız” demeyi de unutmadılar.

Evet, günü geldiğinde şaşmaz bir sıra ile çıkardılar. Hatta o günün kendiliğinden gelmesini beklemediler, o günü kendileri zamanladılar ve o günde kullanacakları şahısları bizzat yetiştirdiler, bulup buluşturdular, eğittiler, yemlediler, çeşitli yollarla kendilerine bağladılar. Bu şahısların niteliği nedir diye sorarsanız, dediğim gibi niteliği vatansever olmayanlardır.

İşgal Başlıyor. Burayı okurken kulaklarınızda ya da gözünüzün önünde Mustafa Kemal’in gençliğe hitabı bulunsun.

Ekonomik İşgal

Devlet mağaza mı işletirmiş, mal mı satarmış ve benzeri cümleler kurularak işgalin ilk adımları atılır: tüm üretim tesisleri, bir yıllık kârı ya da vergisi karşılığında öncelikle yandaş ve paydaşa, olmadı bizzat kendi şahsi isteklerini destekleyen ülkelerin sermaye sahiplerine satılırlar hem de kasalarındaki nakitle birlikte. Gitti mi tam bağımsızlık?

Ne sattıklarına dair bilgi gerekirse yine kendilerinin açıklamalarından öğrenmek mümkündür. TIKLAYINIZOkumanızı öneririm çünkü liste CİMER’in listesidir.

Devlet mal mı satarmış diyen şahıslar, gün geldi, şehirlerin meydanlarında kurdukları çadırlarda sebze ve meyve sattılar. Ne yaman çelişki bu böyle. Ne o enflasyonla mücadele ediyorlarmış… gülmemek elde değil. Özelleştirme adı altında çekilen peşkeşler olmasaydı ekonomiyi ve dolayısıyla enflasyonu kontrol edecek üretim mekanizmaları devletin elinin altında olurdu.

Bu devlete vergi verilmez kin ve nefretinin ilk kısmı peşkeş ile tamamlandı. Kalan ikinci kısmında ise yandaşların vergi borçları ve cezaları affedildi. Onlar da gittiler, hemen ertesi gün, uçak aldılar.

Kumpaslarla İşgaller

Bu orduya askerlik yapılmaz diyerek halkı askerlikten soğuttular ama dediğimiz gibi o dönemin savcıları kıllarını kıpırdatmadı. O savcıları denetleyen mekanizmalar da kıllarını kıpırdatmadı. Şimdi densin bakalım böyle bir laf, anında iddianame hazırlanır. Ne o düşünce özgürlüğü zirvede, ne o sınırsız özgürlük, yersen… Bedelli askerlik gırla gitti. Hatta şahsın biri polislere askerlik yapmayacaklarını müjdeledi pişkin pişkin sırıtırken. O şahsı askerden nefret etmeye iten güdüyü merak etmiyor değilim. Bunu kim doldurdu?

Derken gül bahçesinin dikenleri temizlenmeye başlandı. Kumpaslar kuruldu. Ey ahali, kumpas denen alet bir şeyi ölçmeye yarayan cihazdır. Mekanik ya da elektronik olsun, tüm kumpasların üzerinde bir adet hareketli, bir adet de sabit çene vardır ve ölçülecek materyal bu iki çene arasına alınır, bilesiniz. Kumpasın hareketli çene görevini, tarihin gördüğü ve göreceği en büyük ORGANİZE SUÇ ÖRGÜTÜ olan Fetişgillere yüklediler. Kendileri ise sabit çene olarak görevlerine devam ettiler. Gerekli olan yasaları ve yalan dolu propagandaları yaptılar. Hareketli çene ile işleri bitince onları TERÖR ÖRGÜTÜ (?) ilan edip kenara attılar ve sözüm ona mücadele etmeye giriştiler. Ne yazık ki ettikleri o sözde mücadelede aklı başında olan kimseyi kandıramadılar.

Orduya kurulan kumpasları gözden geçirirsek, ilk aklıma gelenler “Amirallere Suikast, İzmir ve İstanbul Askeri Casusluk ve Fuhuş Davaları, Atabeyler, Balyoz, Behçet Oktay Cinayeti, Bülent Arınç’a Suikast, Ergenekon, Faili Meçhuller, Hipnoz, İrtica ile Mücadele Eylem Planı, Kafes Eylem Planı ve Poyrazköy, Sahte Çürük Raporu, Şemdinli, Zirve Yayınevi, 12 Eylül, 28 Şubat gibi iddianameler ve davalar ile 15 Temmuz tiyatrosudur…”

Böylelikle ordu en yetişmiş kadrolarını kaybeder ve bir şahsın ordusu olma yolunda adım atar.

Bu ordu bir şahsa ait olacaksa onun adı Mustafa Kemaldir. O bile orduyu millete mal etmiştir. Türk ordusu milletin ordusudur. Ne zaman milletin ordusu olma niteliğini kaybettiyse ordu zayıflamıştır ve milletin başı belaya girmiştir. Zorunlu askerlik kaldırıldıktan sonra milletin ordusu olma gerçeği bitti. 

Adalet ile İşgaller

Biz bu adalete güvenmiyoruz diyerek gelenler, adalet sistemini derinlemesine çökertecek her türlü eylemi hayasızca gerçekleştirdiler. Orta yerde kendilerinin dahi güvenmediği bir yapı belirdi. Çıkardıkları yasalar, parti kadrolarından atadıkları yargıç ve savcılar adalet sisteminde yer aldı. Yapılan kamuoyu araştırmalarında adalete güvenen oranlarına baktığımızda bunda da başarılı olduklarını görüyoruz.

Üç Y İşgalleri

Bunu açmayacağım, hepiniz her gün görüyor ve yaşıyorsunuz.

Tarikatların İşgali

Devletin, neredeyse, tüm kurum ve kuruluşları adeta tarikatlar arasında bölünerek kurtarılmış bakanlıklar oluşturulmuş durumda. Sızamadıkları bakanlıklarda bakanı bile devirecek güce erişmiş durumdalar. Personel yönetimi ve para işleri bunların kontrolünde.

Terör Örgütlerinin İşgali

Mevcut zihniyet işbaşına geldiğinde ülkede bir adet terör örgütü vardı: Devrimci Halk Kurtuluş Partisi- Cephesi (DHKP-C) vardı. PKK yenildiğini kabullenmiş ve kendi içinde tasfiyelere girişmişti. Haliyle vasfını kaybetmişti. Zaten örgüt liderinin Suriye’den kovulması ve zaman içinde Türkiye’ye teslim edilmesi bunun ispatıdır.

Ama ne olduysa, nereye ne sözler verildiyse, şahsın biri durduk yere “ülkede terör sorunu yok, Kürt sorunu var” dedi ve bitmiş olan PKK terörü yeniden çok şiddetli olarak başladı. Oslo ve İmralı görüşmeleri de birilerine verilen sözler ve edilen bu veciz söz üzerine başladı. Halen devam eden bu terör örgütü ile olan mücadele, yıllarını teröristle ve terörle mücadeleye harcamış olan bana hiç inandırıcı gelmemektedir. Oldu mu size ikinci terör örgütü?

Sonrasında beraber yürüdükleri, ıslandıkları, “çalıştıkları” Fetişgilleri de terör örgütü ilan etmediler mi? Oldu mu size üç?

IŞİD denen örgüte Türkiye’den giden her türlü parasal ve malzeme, yakalanan ve salıverilen teröristler, Musul konsolosluğu çalışanlarına karşılık verilen tavizler, Türkiye’de tedavi ettirilen mensupları ile bu örgüt de desteklendi. Etti mi dört? Dikkat; IŞİD’in Horasan yapılanması önemlidir.

Özgür Suriye Ordusu diye adlandırılan Suriyeliler teröristtir. Çünkü yasal devlet olan Suriye onları terörist olarak nitelemiştir. Biz nasıl PKK ve PYD/YPG’yi terörist olarak niteliyor ve tüm devletlerin de öyle yapmasını istiyorsak, diğer devletin nitelemesine ve isteğine saygı göstermek zorundayız. Yoksa terör belası yeryüzünden hiç silinmez. Her ay düzenli maaş verilen ÖSO beşinci terör örgütü olarak saflarda yerini aldı. Bu arada ülkenin sıfatı ne oldu?

Barzani ile iş tutulması. Barzani de bir teröristtir. Yasal Irak devleti, geçmişte onu ve babasını terörist olarak nitelemiştir. Ve o günden bugüne nitelik olarak değişen bir şey yoktur. Alın size altıncısı.

Taliban ile aynı düşünüyoruz diyen şahıs, aslında, terörü desteklemiş olmaktadır. Oysa Taliban, nereden bakılırsa bakılsın küresel bir terör örgütüdür. Buna destek verilemez ve ekonomik, ticari, siyasi vb. konularda iş birliğine girilemez. Etti mi yedi?

Türkiye’den Nijeryalı Boko Haram adlı terör örgütüne THY uçakları ile gönderilen silahlar ise sekizinciyi işaret etmektedir.

HAMAS, aklı başında olan herkes için bir terör örgütüdür. Hem de öyle bir terör örgütüdür ki bağımsız Filistin Devletine sürekli çelme takmaktadır. Dokuzu da gördük.

İsrail, yine aklı başında olan tüm insanlar ve devletler için, terörist devlettir. Ortaya çıkmasaydı, İsrail ile doğrudan ticaret hala yapılıyor olacaktı. Ortaya çıktıktan sonra İsrail’in komşuları üzerinden yapılmaya başlandı. Mevcut zihniyetin ilk gününden beri GDO’lu İsrail tohumları zorunlu kılınmıştı ve kullanmayana hapis cezası veriliyordu. Madem İsrail karşıtısın, tohum da ne demek? Böylelikle desteyi tamamladık.

Mafya İşgalleri

Bu işgal daha ziyade uyuşturucu ticareti üzerinden yürümektedir. Zaten, valilikten gelme mevcut içişleri bakanı, bu yapı ile ilk günlerden beridir mücadele etmektedir. Yalnız, dikkatimi çektiği kadarıyla uyuşturucu çeteleri ile olan mücadele son birkaç aydır pek olmuyor gibi görünüyor. Ya dur denildi ya da bu örgütler ortalıktan çekildi/silindi.

Yerli uyuşturucu mafyaları yetmiyormuş gibi bir de yabancılar ülkeyi üs tuttu. Bu arada kolombiya’yı es geçerek başak bir yazının konusu haline getiriyorum. Tüm bunlar mevcut zihniyet döneminde gerçekleşti. Atmış yaşı bulan biri olarak, bu ülkenin, bu kadar örgüt ile anıldığını hiç görmemiş ve duymamıştım.

Yerlileri saymayacağım, zaten bilindiğini düşünüyorum. Yabancılardan ilk aklıma gelenler İranlı Zindaşti (hapisten nasıl çıkarıldığını herkes biliyor), Sırp Skaljari, Avustralyalı Comanchero, bir başka Sırp Kavac, Hollandalı Bello Jos, yine Hollandalı Leijdekkers, Hırvat Nenad Petrak, İsveçli Kürt diye namlanan Rava Macit, yine İsveçli Aleksandır G., Suriyeli Esmat Ejat adlı mafya örgütleridir. Bunlar yansıyanlar ama ülkede olup da açık kaynaklara yansımayanların varlığını düşünmek abes ile iştigal olmasa gerektir. Bu isimleri yazarak Marko Paşaya pardon Google emmiye sorabilirsiniz.

2002 yılında olmayan bu çetelerin bu ülkede cirit atmasının ana gerekçesi iki “ayyaş” mı?

Pek tabi ki değil. Kuruculara ayyaş demek suçu ve sorumluluğu ortadan kaldırmamaktadır ama yeni bir suç oluşturmaktadır. Kurucu babalara hakaret, halkı kin ve nefrete tahrik…

Çakalların İşgali

Özellikle 15 temmuzdan sonra türeyen bu gibi yapılar için BAKINIZ. Bu yazıda çok sayıda oluşumdan bahsedilmektedir. Bundan dolayı bunu ayrıntılı anlatmıyorum.

Tüm bu anlatılanlardan sonra, bu ülke işgal altında değildir diyecek aklı başında olan biri var mıdır? Aklı başında olmayanlar için zaten sorun yok. Onlar çok mutlu ve huzurlu bir şekilde hayatlarına devem ediyorlar.

Son tespit. Bu ülke, son çeyrek yy. içinde, bir işgalcinin işgal ettiği ülkede yapmaktan çekineceği eylemlerle her geçen gün daha fazla sarsılmaktadır.

İşgalciler, doğal olarak, askerleri tasfiye eder, orduyu dağıtır ya da kendine çeker. Peki, şimdi nasıl? Kolluk gücünü işgal altındaki insanların korkulu rüyası haline getirir. Peki, şimdi nasıl? Adalet sistemini kendine göre ayarlar. Peki, şimdi nasıl? Ekonominin çıktılarını kendine yönlendirir. Peki, şimdi nasıl? Bunun dışında pek bir şeye karışmaz çünkü halkın alevlenmesini istemez. Ama içerden devşirilen ve nitelikleri vatansever olmayan insanlar bunu yaptığında nedense halk alevlenmiyor.

Başka Devletlerin Hainlerinin İşgali

Bunlara göçmen, sığınmacı gibi sıfatlar yakıştırılıyor. Öyle olduklarını hiç düşünmüyorum, bunlar iki yüzlü olup hem halkına hem de devletine ihanet edenlerdir ve haklarında satır tüketmeye gerek yoktur. Her şeyleri kabak gibi ortada olup her gün medyada bunların ne kadar düşük seciyeli olduklarının ispatı olan haberler dolaşmaktadır.

İşgallere Direniş ve Kurtulma Çabaları

Özellikle gençliğin, var olduğu savlanan dinden, giderek uzaklaşması, aslında tam bir pasif direniştir. Sivil itaatsizlik olarak değerlendirmek mümkündür. Çünkü dinin kendisini hâkim otorite yapmaya çabalayan şahıslar var. Yapılan araştırmalar gençler (buna Z kuşağı deniyor) arasında Tengricilik inancının yaygınlaştığını gösteriyor. Bu gayet doğal. Millet özüne dönmek istiyor. Türklerin tanrısının ismi ÜLGEN’dir. Üleştirmekten gelir. Artık herkes hakkaniyet arıyor, daha fazla yolsuzluk ve adaletsizlik değil. Hem sonra tüm insanlar bu dünyaya hem bedenen hem de inanç olarak tamamen çıplak gelir. Elbise ve inançlar sonradan giydirilir. Ne giydirilirse o inançta olunur.

Yapılan araştırmalar gençler arasında Atatürkçülüğün ve Türkçülüğün giderek yaygınlaştığını gösteriyor. Buna aklını başına toplayan ve mevcut zihniyete oy deposu görevi yapmış olan yaşlıları da eklemek gerekir. Kısacası herkes gerçeği ve hakikati görmeye başladı.

Yine yapılan araştırmalarda deistliğin ve ateistliğin giderek yaygınlaştığı ortaya çıkmıştır. Gördüler tabi, kendilerinin Allah yolunda olduğunu söyleyenlerin, dine inandıklarını beyan edenlerin akla hayale gelmez yalanlarını, sahtekarlıklarını, insanlık dışı hareketlerini ve sorguladılar.

Ekonominin berbat durumunun düzeltilmesinin gecikmesi hatta hiç olmama olasılığının çok yüksek olması, zaman içinde işgale karşı direnişi en yüksek seviyeye taşıma kapasitesini üstünde bulunduruyor. 22 yıldır bu ülkede sadaka ve bağış ekonomisi uygulanıyor ve dibe oturuluyor. Şahıs nas dedikçe ekonomi “nassı yani” diyor. Bu da bu görüşlerin ya da inançların iflası demektir. Herkes ekonomiden trilyon dolardan daha fazla bir paranın buhar edildiğinin farkında ve bunun hesabının verilmesini bekliyor ama sormuyor.

Yüksek kapasiteli beyinlerin, özellikle genç beyinlerin, yurt dışına kaçması. Akıl, düşünce, üretim, bilgi, bilim vb. özgürlük ister. Özgür olmayan yerden duman yükselmez, isyan yükselir.

Mustafa Kemal’in askerlerinin çoğalması ve bunun da giderek daha fazla dillendirilmesi. Kara Harp Okulundaki slogan atmak, yemin değildir. Kendilerini mağdur durumuna getirmek isteyenler, her türlü yalanı söyleyerek bunu yemin gibi göstermeye çabalamaktadırlar. Evet, doğrudur; yalanda ve kara propagandada sınırları yoktur. Ancak artık minare çuvala sığmamaktadır. Yirmili yaşlardaki gençler gerçeği görmüştür, kendilerine yaşları kadar sürede, mevcut zihniyet tarafından söylenen yalanlardan bıkmışlardır ve bu toprakların gerçeğinin nerede olduğunun farkına vararak, biraz da mesleki dürtü ile nereye ait olduklarını sağır kulaklara haykırmışlardır. Hepsine kucak dolusu tebrikler.

Soralım; madem kılıç çekmek ya da kılıçla selam vermek yanlış, o zaman diyanet işleri başkanı sıfatlı şahıs niye kılıç eşliğinde fetva veriyor? Dinler barış ve kardeşlik içeriğinde değil midir? Altını çizelim: dinlere baktığınızda, ilk çıktığı günden beri insanların katli için kullanılmış olduklarını görürsünüz. Sürekli savaş ve katliam söz konusudur. Baktılar olmuyor bir yenisini çıkarmışlardır. Baktılar böyle de olmuyor bölünmeler başlamıştır: mezhepleşme, tarikatlaşma… Dolayısıyla içinde barış ve kardeşlik barındırmıyor demektir. İşte, gençler bunu görüyor ve uzaklaşıyor. Dincilere göre deist ve ateist oluyor, bana göre ise ÖZÜNE dönüyor.  

Bu ülkede kurucu baba olan Mustafa Kemal’den haz etmeyen ama zorda kaldığında ona sığınan, ülkeyi işgal eden ve ettiren, tehlike geçtiğinde ayyaş diyen bir zihniyet var. Bu çok tehlikelidir. Mustafa Kemal bu ülkenin çimentosudur ve dahası bir daha elde edilemeyecek kalitede bir çimentodur. Onun kalitesine erişemeyecek olanların “ciğere murdar” deme gibi bir yola gitmesi kadar doğal bir olay yoktur ama o ciğere sığınmamak kaydıyla.

Mevcut zihniyet Mustafa Kemal’e karşı cephe almıştır, bu kesin. Dolayısıyla tam bağımsızlıkçı değildir, kölecidir, kullukçudur.

Kişilerin ardından, gaipten gelen seslerin peşinden gitmeyen ama aklın, bilginin ve bilimin yolundan giden biri olarak “sonsuza dek” Mustafa Kemal’in askeri olduğumu söylemek zorundayım. Ne mutlu kendisini Mustafa Kemal’in askeri olarak görenlere. Ne mutlu Türk’üm diyene! Bir adım daha atalım mı? Ne mutlu Türk olana diyelim mi? böyle dersek halkı kin ve nefrete tahrik mi etmiş oluruz? Demeyelim o zaman.

Güven Kaya sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin