-
İSRAELOĞULLARI/ YAHUDİLERİN KIBRIS DÜŞKÜNLÜĞÜ

14.04.2026/ANAKARA
İster İsraeloğulları deyin ister İbraniler deyin isterseniz de Yahudiler deyin, bunlar, kendilerine toprak vaadi olduğunu ileri sürer dururlar. Kim yapmıştır bu vaadi? İnandıkları tanrı. O tanrının yarattığı sadece bunlar mıdır? Hayır, iddia ve beyan odur ki hepsinin kökü İbrahim’dir, sanki öncesinde insan yoktur. İbraniler oğlu İshak’tan türemiştir, Araplar ise diğer oğlu Samuel (İsmail)’den. Ama vaat İbrahim’den sonra İshak’a yapılmış, Samuel’e yapılmamıştır. Babaya yapılan vaat, miras yolu ile çocuklara geçmez mi? Konu Yahudiler olunca sadece onlara geçiyor, diğerlerine geçmiyor.
Vaat edilen topraklar için herkes bir şey söylüyor ama esas olanı yani hem Tevrat’ta hem de Kuran’da geçeni daha önce açıklanmıştı, BAKINIZ. Orada Kıbrıs adası yoktur. Ancak gelinen noktada Kıbrıs adasının da bu kapsama alındığını görmekteyiz. Bu etnik, resmen, tüm dünya ile dalga geçmektedir.
Çünkü kendileri bile, kendilerinin uydurduğu, vaat edilen toprakların sınırlarını bilememekte ve bulamamaktadırlar. İsrael devleti sınırları olmayan bir devlettir. Kendileri bile işin içinden çıkamayınca “ayağınızın bastığı her yer sizindir” saçmalığını uydurmuşlardır. Arktik buzulları da Antarktika kıtası da onların oluyor bu mantıkla. Oysa, o dönemler Babil ile firavun ülkesi arasındaki yerlerde gezinip durmuşlar ve oralardan başka hiçbir yeri bilmiyorlar.
Ayrıca vaat edilen topraklar altı1 kişiye bildirilmiş, ilki İbrahim sonuncusu Musa, arada dört kişi daha var. Sonuncusuna bildirilenler kutsal olduğu iddia edilen eserde var. Peki, ilki ve aradakiler ile sonuncusu tıpatıp aynı mı? Peki, İbrahim’e bildiriliyor, Yahudilerin türediği oğlu İshak’a da bildiriliyor ama Arapların türediği İsmail’e bildirilmiyor, “ne iş bu iş” diyen olmayacağı mı düşünülüyor?2
Bu inceleme daha doğrusu bilgi aktarımı, Kıbrıs adasının, iddia edildiği gibi, vaat edilen toprakların içinde midir, değil midir kararının verilmesini kolaylaştırmak içindir. Kararı okuyucu verecek.
Kıyı Devleti Ne Demektir?
Tam bir tanımı olmamakla birlikte açık denize ya da okyanusa uzun bir kıyısı olan devlettir. Hükümranlık ve yargı yetkisi vardır. Fransa bir kıyı devletidir, Türkiye de aynı şekilde… kıyı devletleri karşılarındaki ada devletini tamamen ele geçirmek ya da parça koparmak peşindedir. Ele geçiremediği ve kopartamadığı durumlarda ise iç bunalımlar ve istikrarsızlık yaşanmasını sağlamak peşine düşerler.
Ada Devleti Ne Demektir?
Bir ada ya da adalar topluluğundan oluşan devlettir. İngiltere ve Japonya birer ada devletidirler. Ada devletleri karşılarına denk gelen kıyı devletlerinden parça koparmaya çalışırlar. Olmazsa iç karışıklıklar yaratarak onun güçsüz kalmasını sağlarlar. İngiltere Fransa’dan Belçika’yı, Almanya’dan Hollanda’yı kopartmıştır. Japonya ise Çin’den Kore yarımadasını kopartmıştır.
Kıbrıs Ne Manaya Gelir?
Yapılan arkeolojik araştırmalarda, Kıbrıs adasının isminin Akatça Akadca bakır anlamına gelen “zabar”dan geldiği tespit edilmiştir. Zabar –s b r – cypr elde ediliyor. Sondaki “us” eki Grekçedir. Böylelikle cyprus elde edilir. Bakır anlamına gelen İngilizce copper ve Almanca kupfer sözcüklerinin Akatça bakır (zabar) sözcüğünden batı dillerine geçtiği anlaşılmaktadır.3
Zaman içinde gerçekleştirilen yeni dil tetkikleri de her zaman bir bakır memleketi olan Kıbrıs adının bakır anlamına gelen Akatça ZABAR kelimesinden çıktığını göstermiştir. Fransız bilgini Belçikalı bilgin G. Dossin, Nuzi’de bulunmuş olan bir kelime dağarcığında görülen UD – a – la – as = si-ni si-pi-ri
şeklindeki kaydın açıklamasında, UD kelimesi Sümerce bakır demek olduğuna göre, UD – a – la – as = Alaşya4 bakırı anlamına geldiğini, karşısındaki Akatça tercümenin de Akatça bakır manasına gelen ZABARU’dan bozularak alındığını ve Alaşya’nın karşılığı si-pi-ri kelimesinin yazılmış olduğunu ispat
etmiştir.
Diğer taraftan Mısır, Mezopotamya ve Anadolu’nun muhtelif devirlerine ait yazılı vesikalarda Kıbrıs daima bir bakır memleketi olarak zikredilmektedir. Meselâ eski Babil devrine ait olan Mari mektuplarından birinde “Alaşya bakırından” bahsedilmektedir. III. Tutmosis ve Sethos’un vergi listelerinde Kıbrıs’tan daima bakır geldiği yazılmaktadır.
Kypros adı ilk defa İyonyalı araştırmacı Homeros tarafından kullanılmıştır. En çok kabul edilen düşünce ise Kıbrıs metali veya Kıbrıs bakırı anlamına gelen Latince aes Cyprium ya da kısaltılmış şekli ile Cuprum kelimelerinden geldiğidir.
Kıbrıs Adasının Coğrafi Konumu
Akdeniz’in doğusunda 34,33 ve 35,41 Kuzey enlemleri ile 32,23 ve 34,55 Doğu boylamları arasında yer almaktadır. Bir başka anlatım ile Kıbrıs adası, Akdeniz’in güney Anadolu, Suriye- Filistin ve Mısır ülkeleri arasında kalan doğu köşesinde 35. Kuzey enlem dairesi üzerinde bulunmaktadır. En yakın yeri ile Türkiye’ye 68 km (güneyinde), Suriye’ye 100 km (batısında), Lübnan’a 162 km (batısında), İsrael’e 250 km (kuzeybatısında), Mısır’a 373 km (kuzeyinde), Girit’e 545 km (doğusunda) Libya’ya 757 km (kuzeydoğusunda) uzaklıktadır.5
Yüzölçümü ile Akdeniz’in büyük adalarından biri olan Kıbrıs, yaklaşık 9,251 km²’lik bir alana sahiptir. Böylelikle Akdeniz’in, Sicilya (25.711 km²) ve Sardunya (24.090 km²) adasından sonra üçüncü büyük adasıdır. Kuzeyden güneye genişliği 94 km, doğudan batıya uzunluğu 167 km, kuzeydoğudan (Karpaz Burnu) güneybatıya en uzun yeri 225 km’dir.
Adanın konum ve şekline bakıldığında, sürekli oluşum halinde olan dünyanın, oluşumunun en hızlı olduğu döneminde, Anadolu yarımadasından kopup, bu günkü mevkiine kadar sürüklendiği rahatlıkla görülür. Haliyle, diğer denizaşırı komşularından daha çok, Anadolu’ya yakındır. Doğu Akdeniz’in bu yalnız adası, çevresinde ada yoktur, sadece doğal güzellikleri ve zengin kültürel mirasıyla değil, aynı zamanda tarih boyunca sahne olduğu önemli olaylarla da dikkat çekmektedir.
Kıbrıs, geçmişten günümüze, Akdeniz Bölgesindeki en önemli ticaret, siyaset ve kültür merkezlerinden biri olarak öne çıkmıştır.
Jeostratejik ve Jeopolitik Konumu:
Kıbrıs’ın coğrafi konumu, onu hem stratejik hem de kültür ve uygarlık geçiş yolları açısından önemli bir kavşak noktası yapar. Akdeniz’in doğusunda, Asya, biraz zorlamayla, Avrupa ve Afrika kıtaları arasında bir köprü görevi gören bu ada, tarih boyunca birçok uygarlığın ilgisini çekmiş ve bunları bünyesinde barındırmıştır. Adanın her yönünde bulunan doğal limanların varlığı adayı, açık denizdeki tek sığınak haline getirdiği gibi antik çağlardan bu yana denizcilik ve ticaret için elverişli bir konuma yükseltmiştir.
Bu haliyle, özellikle üç kıtanın buluşma noktası olması hem stratejik hem de politik bir değere sahiptir. Büyüklüğü açısından hatırı sayılabilecek bir devlet konumuna erişmesi her zaman mümkündür. Eğer böylesi bir durum gerçekleşirse hem jeostratejik hem de jeopolitik gücü şu anda olduğundan daha üst
seviyelere çıkar. Bunun farkında olan devletler ya da devlet kümeleri adanın bu konumunu kendilerine yontmaya başlamışlardır.
ABD ve Fransa ada üzerinde üs kurmak için kolları sıvamıştır. Sırf bu gerçek bile adanın ne kadar önemli olduğunu anlatmaya yeterlidir.
Ada, bulunduğu konum itibariyle ve Türkiye’nin güneyde konuşlandırdığı hava üslerinin olmamasının da etkisiyle, adeta, dev bir uçak gemisi konumundadır. Tek yapılması gereken adanın tek bir devlete (Türkiye Cumhuriyeti) ait olmasını sağlamak, adadaki başta İngiliz üsleri olmak üzere tüm Türk olmayan askeri yapılanmaları kapı dışarı etmektir. Bu yapıldığı takdirde, yukarıdan beri bahsede geldiğimiz jeostratejik ve jeopolitik değer Türkiye lehine inanılmaz büyür. Bu paragrafta anlatılanlar, bir başka ülke için de aynen geçerlidir. Zaten o ülkelerden biri kendini devreye almak için, etnik
genlerinin ve paranın da çok yardımcı olduğu, sinsilikle, elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Kendisi her şeyi yaparken, ada konusunda garantör olan üç ülke de onlar için ellerinden geleni yapmaktadır.
Konumuz tam da budur. Konuyu biraz geniş ele almanın maksadı hem çok iyi anlaşılmasını sağlamak hem de yapılanlarını ne olduğunu tüm açıklığı ile ortaya sermektir.
Saydığımız bu üç kıtanın merkezi yerinde olduğunu değerlendirebileceğimiz Akdeniz, özellikle doğu kısmıyla, üç büyük imparatorluğa yurt olmuştur. Bu üç imparatorluktan daha uzun ve daha büyük olanları vardır ama bu üçü bir şekilde uygarlık ve kültür üretmiş ve dağıtmışlardır. Sayarsak, Roma, Bizans ve Osmanlı imparatorluklarıdır bunlar. Ada, zaten bölgedeki ülkeler/memleketler arasında ekonomik, ticari, sosyal, siyasi, sanayi ve kültür geçişlerini tek başına sağlayabiliyor ama bir imparatorluğun içindeyken bu nitelik daha kolay olabiliyor.
Kuzeyin ve sahip olduğu denizlerin soğukluğundan bunalan Rusya öteden beri sıcak denizlere inmek için çırpınıp durur. Anadolu yarımadası sıcak denizlerin kilidiyse Kıbrıs adası uçak gemisidir.
Dünya ticaretinin en kısa yollarından biri ama en yüksek hacimlisi olan Süveyş Kanalının tam karşısında bulunan ada (380 km), bu konumuyla hem bir koruyucudur hem de sağlam bir tehdittir. Her ne kadar Arktik yolu açılmışsa ve 12 ay boyunca güvenli ulaşım sağlansa da bu kanal Hindistan, Arap Yarımadası ve Doğu Afrika ülkelerinden Avrupa’ya taşınan mallar için en kısa ve ucuz geçiştir. Her aklı başında devlet, öyle bir kontrol ya da tehdit gücünü elinde bulundurmak ister.
Bu paragraf itibariyle, Doğu Akdeniz ve Türkiye açısından, şimdinin ve geleceğin en önemli konusuna geliyoruz ve zaten Bam Teli de burada kopuyor. Devreye girene ve ona yardım edene odaklanmanız gerekecek.
Dünya gerçek manada enerji krizi yaşıyor. Bunda en büyük hata ülkelerini yönettiğini sanan insanlardadır. Fosil yakıttan fakir olanın rüzgârı ve güneş enerjisini değerlendirdiğini düşünmek gerek ama bunu yapan yok. Bu yüzden sürekli dışa bağımlılık artıyor ve ülkeler bu bağımlılığı düşürmek için türlü arayışın peşine düşüyorlar. Kısacası kara ülkesi olsun kıyı ülkesi olsun ya da ada ülkesi olsun her ülke kendi topraklarında ve kıyısı olduğu denizlerde, uluslararası hukukun kendilerine tanıdığı yetki alanları içinde sondaj faaliyetlerine girişiyorlar. Son yıllarda yapılan enerji kaynaklarına ilişkin araştırmalar, Akdeniz’in enerji bakımından önemini gözler önüne sermiştir. BP’nin 2017 yılında yayınladığı istatistiklere göre, 2016 itibarıyla dünya doğal gaz rezervlerinin %42,5’i Ortadoğu’da bulunmaktadır ve bunun önemli bir kısmı da Doğu Akdeniz’de yer almaktadır. Bu rakamların ne kadar güvenilir olduğu belli değildir ama bir tutamaktır. Bölgenin, enerji rekabeti sahası olmasına kapı aralayan en önemli gelişme, İsrael’in 2009 yılında Tamar bölgesinde doğal gaz yatakları bulması olmuştur. Daha sonra sırasıyla yine İsrael kıyılarına yakın Levant/ Leviathan bölgesi, Kıbrıs adası güneyinde Afrodit bölgesi ve Mısır açıklarında Zohr bölgesinde zengin hidrokarbon ve doğalgaz yatakları olduğu tespit edilmiş ve bölgenin önemi daha da artmıştır. ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu 2010 yılındaki bir raporunda Levant havzasında 3.5 trilyon metre küpe yakın keşfedilmemiş doğal gaz rezervi ile yaklaşık 1.7 milyar varillik petrol rezervi olduğunu belirtmiştir. Levant havzasından çıkartılması beklenen doğalgazın %39.66’sına sahip olan Noble Enerji, bölgedeki rezervin
son 10 yılda dünyada bulunan en büyüğü olduğunu belirterek, bunun İsrael’i doğalgaz ihracatçısı bir ülke konumuna geçirme potansiyelinde olduğunu ifade etmiştir.
Kişisel olarak bu rakamların güvenilir olduğundan emin değilim. Ancak vardır ya da yoktur da diyemem, bölgenin nitelik ve niceliğine vurgu yapmak açısından beyan edilen rakamlara itibar etmek durumundayım. Şu da bir gerçektir ki Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları henüz tamamen tespit
edilebilmiş değil örneğin Türkiye henüz dişe dokunur bir araştırma yapmış değil. Bunun yanında bölgedeki ülkelerin yanında bölgede olmayan ülkelerin de içine girdiği ciddi anlaşmazlıklar var ve bam teli tam da bu noktada devreye giriyor.
Dikkat ediniz, İsrael 2009 yılında bölgede doğalgaz yatakları bulduğunu beyan ediyor. O yıl ve öncesinde, Doğu Akdeniz’in hatta Akdeniz’in en güçlü ve eğitimli donanması (bu donanma kendi gemisini tasarlama ve yapma gücüne de sahiptir) Türk Donanmasıdır. 2010 yılı ocak ayında bu topraklara ihanet eden bir gazete (bu piyondur) bir haber yapar ve bu haber üzerine Türk donanmasına verilebilecek en büyük zararı verecek olan Balyoz davası kurgulanır ve zaman içinde Türk Donanması işlevsiz hale getirilir, yüzen çelik yığını olur. En değerli beyinleri ya hapistedir ya da lanet olsun diyerek emekli olmuşlardır, nitelik yok olmuştur. Bu kumpası, “iktidara” rağmen kimse kurgulayamaz. Bu kumpas hem iktidarın önde gelenlerine hem de kendi ifadeleri ile “onları oraya getiren ve ne isterse yapılacak olan güce” inanılmaz kapılar açmıştır. Koptu mu bam teli?
Tüm bunlarının tam orta yerinde olan Kıbrıs ne anlam ifade ediyor?
Tam bu noktada ciddi ve tarihi bir tespitte bulunmamız gerekiyor. Kıbrıs adası Anadolu yarımadası olmazsa bir hiçtir. KKTC, Türkiye Cumhuriyeti olmazsa bir hiçtir. Buradan devamla Kıbrıs adası Türkiye’nin gücünü arkasına almazsa herhangi bir jeostratejik ya da jeopolitik bir güç üretemez.
Devam ediyoruz: Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs adası olmaksızın kısa kollu olmaktan öte gidemez, Akdeniz çanağında yeterince jeostratejik ve jeopolitik güç üretemez.
Şimdi de Kıbrıs adasını, yukarıda açıkladığımız gerçekler açısından kısaca, bu sefer enerji coğrafyası ve batısında olduğu coğrafyanın keşmekeşliği açısından, değerlendirelim: İçinde bulunduğu bölgenin sahip olduğu enerji kaynakları, yer altı maden zenginliği, enerji nakil hatları için ideal bir rota olması, bölgenin kontrolü için uygun bir stratejik konumda olması, bölge ülkelerinin sahip oldukları büyük pazarı kontrol ediyor olması kendisine jeostratejik ve jeopolitik güç kazandırıyor. Bunun yanında bölgede çalışan işgücüne çok güzel dinlenme ve tatil olanakları sunuyor.
Kıbrıs adası bulunduğu yer itibariyle “tarafsız tampon bölge” olamaz, mutlaka bir tarafa ait olmalıdır. Kenar Kuşak Hâkimiyet Teorisine göre Kıbrıs tam olarak kuşağın ortasında bulunur. Dediğim gibi Kıbrıs olmadan Türkiye’nin kolu kısadır, Türkiye olmadan Kıbrıs bir hiçtir. Hangi hakimiyet teorisi incelenirse incelesin, bu dediğime ulaşılır. Kıbrıs’ın önemi ve değeri Anadolu yarımadası için çok yüksektir ve asla vazgeçilemez çünkü o batmayan bir uçak gemisidir.
Akdeniz ve özellikle Doğu Akdeniz bölgesi, ABD’nin eski dışişleri bakanı Condoleezza Rice’ın, 7 Ağustos 2003 yılında The Washington Post gazetesi için kaleme aldığı makalede, “Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek, buna Türkiye6 de dahil” derken, kastettiği ülkelerin yoğunlaştığı yerdir.
Buna ister BOP ister GOP deyin ama asla değişmeyecek olan gerçek şudur, insanlığın başına çok büyük bir bela açılmıştır.
Bu görüşler, ABD’nin bölgedeki kolu olan İsrael eli ile gerçekleştiriliyor. İsrael, bölgede ABD’nin taşeronluğunu yaparken kendisi de ABD’yi küresel taşeronu olarak kullanıyor. Bölgedeki tüm anlaşmazlıklar İsrael kökenlidir. Din kökenli, İslam kökenli olanlar bile İsrael kökenlidir. Bir kere
olmayan bir tanrıyı icat ederek tüm insanlığın başına bela açmıştır. Yetmemiş gibi bir de saçma bir vaat edilen topraklar masalı çıkarmıştır ve o vaat edilen topraklar içine gözlerine kestirdikleri her yeri katıp duruyor. Böylelikle sınırları olmayan bir ülke konumuna gelmiş oldu. Sınırları olmayan ülke
sorundur hem de en büyüğünden…
Öte yandan “Kıbrıs’a sahip olan tüm Akdeniz’e sahip olabilir” görüşü ile hareket edip bunu bir doktriner yapıya büründürmek isteyen düşünce çevrelerinin varlığını dışlayamayız. Ancak görüldüğü gibi Kıbrıs’a sahip olan ancak ve ancak doğu Akdeniz’e, Girit adasına kadar olan
kısma, etkili olabilir. Dikkat ediniz, sahip olabilir demiyorum. Bölge çok sorunludur ve Akdeniz’in en büyük üçüncü adasına tek başına bile olsa sahip olmak o sorunları ortadan kaldırmayacaktır. Ortadan kaldırmayacağı gibi yenilerini ekleyeceği ve o sorunlarla daha fazla mücadele edileceği anlamına gelmektedir.
Bu bölümü bitirirken son cümle olarak, “bu sorunlu ülke şimdilerde gözünü sorunlu Kıbrıs adasına dikmiştir” diyebiliriz.
Kıbrıs Adası Öteden Beri Kimleri Barındırmış
Kıbrıs adasında yapılan kazılar sonucu, insan yaşantısına ait en eski bulgular “preneolitik”7 döneme aittir. Bu dönem neolitik dönemin bir önceki aşamasıdır. Ne demektir neolitik dönem? Yeni Taş dönemi olarak adlandırılmakla birlikte, aynı zamanda, insanların, toplayıcılıktan (av, meyve, tohum
vs.) kurtulup kendi emekleri ile topraktan gıda üretmeye geçtikleri çağ demektir.
Kısaca açıklanan bu dönem, Kıbrıs adasında öncesiz olarak bulunmuştur. Yani adada bu dönemden önce kimse yaşamamış olup, bu dönemde birileri bir yerden deniz araçları kullanarak adaya gelmiş demektir. Neolitik dönemde, insanlar, basit de olsa, deniz aşırı gidebilecekleri deniz araçlarına
sahiptiler. Peki nereden geldiler?
Yapılan kazılarda elde edilen arkeolojik sonuçlar, buraya ilk gelenlerin Antakya’nın güneyindeki Ras Şamra/ Ugarit denen ve Lazkiye limanı yakınlarında olan bir yerden geldiğini göstermektedir. Benzer arkeolojik bulguların Musul civarındaki kale El Carmo bölgesinde de olduğu tespit edilmiştir. Kıbrıs
adasında elde edilen neolitik kültür eserleri, çevresindeki neolitik kültür eserlerinden en çok Ras Şamra bölgesindekilere benzemektedir. Böylece, ilk gelenlerin fiziksel ayrılık yaşadığı Anadolu yarımadasından olmadığı, tam doğusundaki, 100 km uzaklıktaki Suriye’den olduğu açığa çıkmıştır.
Çünkü Anadolu yarımadasındaki, Hacılar bölgesinde, neolitik eserler, karbon-14 testi ile MÖ 5500 yıllarına tarihlenmiş olup Kıbrıs neolitiğinden yaklaşık 2000 yıl öncesine denk gelmektedir.
Adanın zaman içinde kültür kesintisine uğradığı araştırmalar esnasında açığa çıkmıştır. Mezarlık kazılarında elde edilen bulgular, adanın birdenbire, çok gelişmiş bronz tekniğine sahip olduğunu göstermektedir. Neolitik çağda yaşayanların iskân olduğu yerlerde bronz çağı ile ilgili bulgu yoktur.
Neolitik çağda yaşayanlar, ilk gelenler oluyor, daha ziyade adanın güney ve güneydoğu kıyılarında yaşamışlardır. Bronz çağı ile ilgili elde edilen kültürel bulgular ise adanın kuzey ve kuzeybatısı bölümünde elde edilmiştir. Bunun anlamı tektir: ada, maden işleme tekniğini çok iyi bilen, nereden geldiği belli olmayan, bir kavim tarafından işgal ve istila edilmiştir. Buluntuların yerine bakıldığında bu gelenlerin Anadolu yarımadası ya da tam batısındaki Girit’ten gelme olma olasılığı yüksektir. Ancak, bu durumda, Girit adasının uzaklığına bakıldığında Anadolu’dan gelenler olduğunu değerlendirmek akla daha yatkın duruyor.
Bazı kaynaklarda adanın insanlı hali MÖ 10.000 yılına dahi götürüldüğü görülmektedir. Önemli olan arkeolojik bulgular ve bunların karbon testi ile yapılan tarihlendirmeleridir. Zaman içinde elde edilecek arkeolojik bulgular tarihlendirmeyi değiştirebilir. Konumuz bu olmadığından, üzerinde, uzun uzadıya durmayacağız.
Arkeolojik çağlara bakarak adada yaşayan kavimleri belirleyelim. Arkeolojik dönemler esas alınmakla birlikte, adanın yaşadığı işgal ve medeniyetlerin de sıralamasına önem verilmiştir. Bundan maksat, günümüzde, “arz-ı mevut” içinde diyerek adayı kendilerine yurt edinmeye çabalayan Yahudilerin ada ile olan en eski tarihini belirlemektir. Bu aşamada, Yahudilerin adaya ilgilerinin hangi dönemlerde olduğunu belirten notlar ilgili çağ bölümlerine eklenecektir ama konunun akışı içinde aynı bilgiye, ayrıntılı olarak, yeniden rastlamanız olasıdır.
Kalkolitik Çağ M.Ö. 3500- 2300: bu çağda, ada sakinleri, adaya ismini veren ve bol miktarda bulunan bakır madenini çıkarmaya başlarlar. İşlemeyi bilmedikleri için bakır cevherini sadece kesici alet olarak kullanmışlardır.
Tunç Çağı M.Ö. 2300- 1050: Kıbrıs’ta, bakırdan tunç elde etmenin öğrenmesiyle Tunç Çağı başlar. Bazı mezarlıklar ve tapınaklar bu devrin en önemli kalıntılarıdır. MÖ 1500-1450 yılları arasında Kıbrıs Mısırlıların egemenliği altına girmiştir. MÖ 1320-1200 yılları arasında ise Hititler hüküm sürmüştür.
Hititlerden sonra, III. Ramses döneminde ada yeniden Mısırlıların egemenliği altına girmiştir. Dor istilası nedeniyle Grekoların ve adalar denizinin sakinlerinin bir kısmı Kıbrıs adasına gelmiştir. Bu dönemde kolonileşme söz konusudur. MÖ 1000 yılında Fenikeliler adanın tamamına hâkim olurlar.
Demir Çağı M.Ö. 1050- M.S. 395: Bu çağda, tunçtan yapılan aletler ve tunç kullanımı yerine, insanlar demir ve demirden yapılan aletleri kullanmaya başlamışlardır. Demir Çağını beş bölüme ayırarak incelemekte yarar var:
Geometrik Devir (M.Ö. 1050- 750): Bu devirde Akalar, Dorlar ve Fenikeliler adaya gelerek koloniler ve krallıklar kurmuşlardır. Adını kültürel eserler üzerine çizilen desenlerin geometrik şekiller olmasından alır.
Arkaik Devir (M.Ö. 750- 475): Asurlular, Mısırlılar ve Perslerin egemenlik dönemini kapsar.
Klasik Devir (M.Ö. 475- 325): Mısır egemenliğinden Perslere geçen ada, Büyük İskender’in İssos Savaşında Persleri yenmesiyle, Kıbrıs’ta hüküm süren Krallar, Büyük İskender’e bağlanmış ve adadaki Pers egemenliğine son verilmiştir.
Helenistik Devir (M.Ö. 325- 58): Pers hakimiyetinden sonra Kıbrıs’ta, Helenistik Devir yaşanır. Büyük İskender’in ölümünden sonra (M.Ö.318) ise, generallerinin arasında iç çekişmeler yaşanır. Bu süreçte Mısır’ı ele geçiren Kral Ptoleme Kıbrıs Adasına da hükmetmeye başlamıştır.
Roma Devri (M.Ö. 58- M.S. 395): Kıbrıs, Komutan Marcus Porcius Cata tarafından Roma İmparatorluğu hakimiyetine alındı. Valiler tarafından idare edilen Kıbrıs’ta Aziz Barnabas Hristiyanlığı yaymaya başlamıştır.
Bizans Devri (M.S. 395- 1191): Depremlerle yıkılan harap olan şehirlerden Salamis kentini, Bizans İmparatoru Constantius (337-361) yıllarında yeniden inşa edip, adını Constantia olarak değiştirmiştir. Bizans Devrinde, Muaviye komutasındaki İslam akınlarından Kıbrıs da etkilenmiştir. Adaya akınlar düzenlenince sahil kentleri, içerilere taşınmak zorunda kalmış, Salamis kenti de Mağusa’ya (Magosa) göç etmiştir. Adanın güvenliği için St. Hilerion, Bufavento ve Kantara Kaleleri inşa edilmiştir.
Bizans İmparatorluğunun zayıflama döneminde, Haçlı seferine çıkan İngiltere Kralı I. Richard (Richard Coeur de Lion) (1184-1191) Kıbrıs’ı alır. Fakat, meydana gelen isyanlar ve savaş masrafları yüzünden adayı, Haçlı Seferlerinde askeri ve dini bir örgüt olarak kurulan Templar Şövalyelerine 100.000 altın
karşılığında satar.
Templar/ Tapınak Şövalyeleri Dönemi (1191- 1192): Çok kısa sürmüştür. Buradaki yaşamı cazip bulmayan ve çıkan isyanlardan dolayı Tapınak Şövalyeleri adayı Richard’a iade ettiler. Richard ise Kudüs Kralı Fransız asıllı Guy de Lusignan’ı Kıbrıs Krallığına getirdi.
Luzinyan Devri (1192- 1489): Kral Lusignan döneminde Lefkoşa başkent olur. Adanın gelişmesini sağlamak üzere halktan vergiler alır. Adanın gelişmesi ve savunmasına büyük harcamalar yapılır. Bu devirde görkemli katedrallar, katedraller saraylar, kiliseler, şapeller, manastırlar, konaklar yapılmıştır. Bu dönemde adada Cenevizliler, Memlükler, Venedikliler görülür.
Venedik Dönemi (1489- 1570): Kıbrıs Kralı II. Jacques’ın 1484 yılında ölmesiyle, beş yıl Kıbrıs’ı idare eden Venedikli Kraliçe Katerina Kornaro, idareyi Venediklilere bırakır. Venedikliler Kıbrıs’ı bir askerî valiyle yönetirlerse de adayı idare etmekte zorlanırlar. Hastalıklar, doğal afetler, 1491 yılındaki yer sarsıntıları, Venedik yönetimini sıkıntıya sokar. Kral Janus zamanında, Memlükler’e 8000 duka altın vergi verilir.
Osmanlı Dönemi (1570- 1878): 1517 tarihinde Mısır’ı fetheden Yavuz Sultan Selim, Şam’da Venedikliler ile bir anlaşma yapar. Bu anlaşmayla, Mısır’a verilen 8000 duka altınından oluşan vergi bundan sonra, Osmanlılara verilecektir. Böylece, Kıbrıs hukuken Osmanlı İmparatorluğuna bağlanır, Venedikliler ise adanın sahibi olarak kalırlar. Fakat adada üstlenen korsanlar, bölgeden geçen ticaret ve hacıları taşıyan gemilere saldırıyor ve yağmalıyorlardı. II. Sultan Selim zamanında, Kıbrıs halkının da Osmanlı İmparatorluğuna başvurması üzerine, şeyh-ül islam Ebussuud Efendi, Venediklilerin verdikleri taahhütleri yerine getirmedikleri gerekçesiyle adanın fethedilmesi için bir fetva yayınlar.
Temmuz 1570’de başlayan sefer, Magosa’nın alınmasıyla Ağustos 1571’de son bulur ve ada bu tarihten itibaren Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine girer.
1877 Osmanlı- Rus savaşında yenilen Osmanlıya yardımcı olmak maksadıyla, İngiltere Osmanlı ile gizli anlaşmalar imzalar (4 Haziran 1878 ile 1 Temmuz 1878 tarihlerinde) ve adayı geçici olarak yönetimine alır. İlk yıl için 87799, ikinci yıl için ise 92799 sterlin kira ödemeyi de kabul eder.
İngiltere’nin bu hamlesinin arkasında, 1869’da açılan Süveyş Kanalı sonrası Akdeniz’deki hayati stratejik çıkarları ve artan Rus etkisine karşı bir üs ihtiyacı olmasını göz ardı etmemek lazım.8
Ada’da 308 yıl süren Osmanlı İmparatorluğu Dönemi, hükümranlık hakkı kendisinde kalmak, yönetim ise İngiltere’de olmak kaydıyla biter. Osmanlı İmparatorluğunun, Birinci Dünya Savaşında İttifak Devletleri safında yer almasını fırsat bilen İngiltere, 5 Kasım 1914 tarihinde adayı, tek taraflı kararıyla, tamamen ilhak etmiştir. 23 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşmasıyla, İtilaf Devletlerince resmen tanınan Türkiye Cumhuriyeti, bu anlaşmanın 16, 20 ve 21. maddeleri gereğince Kıbrıs’ın üzerindeki İngiliz egemenliğini tanımıştır. Böylece ada, Türkiye’nin gündeminden yaklaşık 30
yıl boyunca çıkmıştır.
İngiliz Sömürge İdaresi (1878- 1960): Bu dönemde adada yaşayan Rumlar, Grekoların teşvik ve desteği ile adayı Grekolara bağlamak istemiştir, buna ENOSİS denir. ENOSİS normal yollardan gerçekleşmeyince 1931 yılında yine Grekoların teşviki ile ayaklanırlar. Başarılı olamazlar. Barış yoluyla bu işin olmayacağı sonucuna varırlar ve 1953 yılında EOKA adlı terör örgütünü kurarak İngilizlere ve Türklere karşı terör eylemlerine girişirler.
Çok çalkantılı ve kanlı geçen süreç sonunda çeşitli anlaşmalar imzalanmış ve bu anlaşmalara göre hazırlanan Kıbrıs Anayasası kabul edilmiştir. 15-16 Ağustos 1959 gece yarısı “Kıbrıs Cumhuriyeti” ilan edilmiştir. Bu ilan ile Grekolar “Enosis”, Türkiye ise “Taksim” tezinden vazgeçmiş oldu.
Kıbrıs Cumhuriyeti Dönemi (1959 -1974): Rum tarafından Makarios Cumhurbaşkanı, Türk tarafından Dr. Fazıl Küçük Cumhurbaşkanı yardımcısı
seçildi. Cumhuriyetin ilk günlerinden itibaren, Makarios başta olmak üzere pek çok yetkili, Cumhuriyeti Enosis’e (ilhak) giden bir yol olarak gördüklerini bildirmeye başladılar. Cumhurbaşkanı Makarios, 1963 yılında, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasa’sının 13. maddesini tek taraflı olarak değiştirme kararı aldı.
Bu karardan sonra adada Türklere karşı katliamlar başlatıldı. Süreç Türk Ordusunun Kıbrıs’ın 1/3’ünü ele geçirdiği 1974 yılına kadar Türklerin katledilmesiyle geçti.
Türk Federe Devleti (1974- 1983): Ancak Geçici Türk Yönetimi, gerçekleştirilen Barış Harekâtından sonra, adada meydana gelen Kuzeyden Güneye Rum göçlerini ve Güneyden Kuzeye Türk göçlerini düzenlemek açısından yeterli olamayınca ve siyasal gelişmeler nedeniyle zorlanınca 1 Ekim 1974
tarihinde Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi kuruldu.
13 Şubat 1975 tarihinde ise, Otonom Türk Yönetim Kurulu ile Meclisinin ortak toplantısında “Kıbrıs Türk Federe Devleti”nin ilan edilmesi kararı alındı. Türk Federe Devleti Başkanlığına Rauf R. Denktaş getirilmiştir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi(1983- Günümüz): Rum Yönetiminin, Kıbrıs’ta tek meşru hükümet olarak kendilerini görmeleri ve Barış Anlaşmaları Toplantılarında alınan kararları kabul etmemeleri, Türk Halkının ortaklık statüsünü reddetmeleri, görüşmeleri sürekli
engellemeleri 13 Mayıs 1983 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulundan çıkarttıkları tek yanlı karar ve Avrupa Konseyi Danışma Meclisinde yaptıkları kabul edilemeyecek çıkışları, Türk Halkının sabrını taşırmış ve Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi karar alarak, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni” 15 Kasım 1983 tarihinde ilan etmiştir.
Günümüzde Kıbrıs’ta Türk, Rum, Ermeni, Maruni, İngiliz, Rus, Yahudi gibi etnikler yaşamaktadır.
Evet, arkeolojik dönemler açısından Kıbrıs adasını inceledik. Şimdi gelelim, bu aşamada akla gelen sorumuza: Kıbrıs adası, Yahudilerin iddia ve beyan ettikleri gibi vaat edilmiş topraklardan mıdır?
Soruya yanıt vermeden önce, kendilerine toprak vaat edildiği ileri sürülen9 İbrahim, Musa, İshak, Yeşu, Yusuf ve Yakub’un ne zaman yaşadıklarına ait ileri sürülen (rivayet edilen) tarihlere bakalım:
Hz. İbrahim, genel kabullere göre M.Ö. 2000- 1800 yılları arasında Mezopotamya (Ur/ Keldani) bölgesinde yaşamıştır. Tarihsel araştırmalar, onun döneminin Mezopotamya ve çevresindeki önemli kültürel değişimler zamanı olduğunu işaret eder. Bazı görüşler daha eski (M.Ö. 3000 civarı)
olabileceğini öne sürse de yaygın akademik görüş milattan önce 20. yüzyıl civarıdır.
Yahudiler, kendi tarihlerini İbrahim ile başlatırlar ancak bu mantıklı değildir. İbrahim hem Yahudi soyunun başladığı iddia edilen İshak’ın hem de Arap soyunun başladığı iddia edilen Samuel (İsmail)’in babasıdır. Sormak gerekmez mi bu şahıs Yahudi mi Arap mı?
Hz. Yakub, rivayetlere göre yaklaşık olarak MÖ 2000- 1900 yılları civarında yaşamış, 147 yaşında ölmüştür. Ömrünün son 17 yılını Mısır’da oğlu Yusuf’un yanında geçirmiştir. Kur’an ve Tevrat’ta adı geçen Yakub, İsraeloğulları’nın atası olarak kabul edilir. Buraya dikkat ediniz. Toprak vaadi İsareloğullarına yapılmaktadır ve İsraeloğullarının atası budur. İbrahim boşa çıkmıştır.
Hazreti İshak, yaklaşık olarak milâttan önce MÖ 1900- 1800 yılları arasında yaşamış bir peygamberdir. Hz. İbrahim’in oğlu ve Yahudilerin ikinci atası olan İshak, Filistin bölgesinde yaşamış ve 180 yaşında (bazı İslami kaynaklara göre 170) Hebron’da ölmüştür.
Hz. Yusuf yaklaşık olarak MÖ 16. veya 17. Yüzyıllarda (Tarihi kayıtlara göre yaklaşık MÖ 1592 civarında doğduğu kabul edilir), Yakup Peygamber’in oğlu olarak doğmuş ve Mısır’da yaşamış ve 120 yaşında öldüğü rivayet edilendir. Hayatının önemli bir kısmını Mısır’da geçirmiş, köle olarak satıldıktan sonra zindanda kalmış ve ardından devlet yönetiminde en üst düzeye, azizlik, yükselmiştir. Babası olan Yakup ile kendi yaşam zamanları arasında bir bağ olmadığı görünmekle birlikte, iş dinsel inanç olduğunda, bu gibi zamansal hatalar sorun edilmiyor anlaşılan. Zaten neresinden baksanız olayın tamamı insan kurgusu gibi duruyor.
Yeşu, Yeşu (Yuşa bin Nun), Tora kronolojisine göre yaklaşık MÖ 1450- MÖ 1370 yılları arasında yaşamıştır. Hz. Musa’nın halefi olarak İsrailoğulları’nı Kenan topraklarına sokan kişi olup 110 yaşında ölmüştür. Bronz Çağı’nın sonlarına doğru yaşadığı kabul edilir.
Hz. Musa, genel kabul gören tarihsel ve dini rivayetlere göre yaklaşık MÖ 1400’ler- 1200 arasında yaşamış bir İbrani peygamberidir. Aslında tam olarak MÖ 1391- 1271. Antik Mısır’da köle olarak yaşayan İsraeloğulları’nı firavunun elinden kurtarıp Sina’ya çıkardığı dönem, tarihçiler tarafından
genellikle II. Ramses veya Merneptah dönemiyle ilişkilendirilmektedir.
Yahudilerin soyunun Musa ile başladığı genel kabul gören gerçektir. Rabbani Yahudiliği böyle kabul ediyor ve Mısır’dan çıkış sonrası ilk Yahudi devleti kuruluyor. Musa ve Yeşu’ya yapılan vaatte “ayak tabanınızın bastığı yer” kavramı var, diğerlerine yapılan vaatte bu yok.
Soruyu vaatlerin yapıldığı kişilerin yaşadıkları zamanları dikkate alarak yineleyelim: vaadin zamanı yukarıda anlatılan tarihi sürece uygun mudur? Vaat edilen zamanlarda Yahudiler Kıbrıs adasının varlığından haberdarlar mıdır?
Osmanlı İmparatorluğu Dönemi
Kıbrıs’ın Türkleşmesine giden yolu açan Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılanlar için ayrı bir bölüm açma, konunun anlaşılması ve Türkler için neden bu kadar önemli olduğu açısından gereklidir.
Adanın jeopolitik statüsündeki en belirgin ve kalıcı dönüm noktası, 1571’deki Osmanlı Fethi ile gerçekleşmiştir. Bu müdahale, yalnızca bir toprak kazanımı olmaktan öte, bölgesel istikrarsızlığı ve Venedik korsanlığını sona erdirerek adada kurumsal ve idari bir “imparatorluk düzeni” tesis etmiştir.
Katolik Venedik yönetiminin baskısından kurtulan Ortodoks halkın Osmanlı idaresini bir kurtuluş olarak algılaması, fethin sosyo-politik meşruiyetini desteklemiştir. Osmanlı idaresi, adada kapsamlı kurumsal yapılar kurarak hem güvenliği sağlamış hem de adanın etnik ve dini mozaiğini koruyucu bir
yönetim sergilemiştir.10
Kıbrıs’ın ele geçirilmesi 60.000 kişilik bir askeri güç ile 13 ayda mümkün olmuştur. Ele geçirildikten sonra yeniçerilerin adaya yerleşmeleri ile Antik Çağ’dan beri ilk kayda değer nüfus değişimi yapılmıştır.
Osmanlılar Kıbrıs’ta feodal sistemi kaldırıp millet sistemini uyguladı. Adanın imar ve iskânı için, 21 Eylül 1571 tarihli Padişah fermanı ile Karaman Eyaleti’nin belli şehir ve köylerinden adaya mecburi iskân yapılması kararlaştırıldı ve adaya Türkler yerleştirilmeye başlandı. Dört sancağa (Lefkoşa,
Mağusa, Girne ve Baf) bölünen Kıbrıs, bir eyalete dönüştürüldü ve adada Karaman Eyaleti yasalarının yürürlüğe konulması kararlaştırıldı. Bu sistem altında gayrimüslimler kendi dini yetkilileri tarafından yönetildi. Latin egemenliğindeki dönemin aksine, Kıbrıs Kilisesi bağımsızlığa kavuşarak Kıbrıs
Rumları’nın Rumlarının başı olarak tayin edilmiş, Hristiyan Rum Kıbrıslılar ve Osmanlı yönetimi arasında aracı olarak faaliyet göstermiştir. Bu hal, Kıbrıs Kilisesi’nin Roma Katolik Kilisesi’nin devamlı tecavüzünden kurtulmasına vesile olmuştur.11
Girit Savaşı sonrasında Kıbrıs Eyaleti’nin yönetimi 1670 yılında Ege Adaları ve Girit’le birlikte Kaptanpaşalık’a bağlandı.
1745-1814 döneminde, Müslüman Türk Kıbrıslılar, Kıbrıs adasında Hristiyan Rum Kıbrıslılara karşı çoğunluğu oluşturmaktaydı (bu dönemde, Türk Kıbrıslıların sayısı ada nüfusunun %75’ine kadar çıktı)
1745: 150.000’e 50.000.
Osmanlı İmparatorluğu Kıbrıs’ı, iskana açarak, sosyal ve kültürel gelişmeyi sağlayacak mimari eserlerin yapımına girişir ve azalmış olan nüfusunun artırılması için, Anadolu’dan sanat erbabı kişiler Kıbrıs’a getirilir. Kıbrıs’taki toprak idaresi, Osmanlı İdaresindeki diğer ülkelerde de olduğu gibi vakıflar
kurularak gerçekleşmiştir. Osmanlılar, adada pek çok han, hamam, cami, mescit, tekke, kütüphane, çeşme, su kemeri gibi sanatsal yapılar yapmışlardır. Aynı zamanda, eskiden kalma yapılar da gerekli onarım ve ilaveler yapılarak geliştirilip kullanılmıştır. Osmanlı idaresinde Kıbrıs’ta gayrimüslim olarak Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Maronitler ve batılı devletlerin konsolosları ve tüccarları yaşamaktadır.
Osmanlı idaresi öncesinde Kıbrıs adasında yaşayan Yahudi cemaati Osmanlı döneminde de varlığını sürdürmüştür. Kıbrıs adası Osmanlılar tarafından fethedildiğinde Yahudiler, toplu halde Mağusa kentinde bir mahallede yaşamaktaydılar. 1577’de Kıbrıs’ın ticarî hayatını canlandırabilmek için Safed
şehrinden bir miktar Yahudi getirilmek istenmesine rağmen Yahudiler daha sonraki yıllarda adaya yerleştirilebilecektir. Osmanlı devrinde Yahudiler Mağusa’nın yanı sıra Lefkoşa şehri ile Hırsofu, Lefke ve Girne köylerinde yaşamışlardır. Yahudilerin Kıbrıs’a göç etmeleri ve adanın ekonomik hayatını
canlandırmaları için yapılan her türlü teşviğe rağmen adaya yerleşmek istememişlerdir.12
Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs ile İlgilenmesi
Türkiye’nin Kıbrıs ile ilgilenmesi 1952 yılına denk gelir. Ama işlem 1948 yılında başlamıştır. Başlatan kimdir?
İsrael’in kurulduğu ay Türkiye’de yayımlanmaya başlayan bir gazete, Türk kamuoyunu İsrael’in çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye başlamıştır. 1952 yılından sonra “Kıbrıs Türk’tür” kampanyasına girişmiştir. İsrail’in 1948 yılında kurulmasından dört yıl sonra Kıbrıs’ın Türk kamuoyuna bir ulusal sorun olarak taşındığı görülmektedir. Birkaç yerde rastladığım bu bilgi gazete ismi verilmeden geçiştirilmiş olup anlaşılmaz bir davranış olduğundan şüphe duyulamaz. Parçaları birleştirmek o kadar zor değil.
İrdeleyelim. İsrael, 14 Mayıs 1948 yılında kuruldu. Onun kurulduğu ayın birinci gününde, Türkiye’de bir aralar basının amiral gemisi denen, Hürriyet gazetesi yayın hayatına başladı.13 Sahiplerine, Sefarad Yahudisi olan Burla Biraderler14 (artık ismi Burla Makine Ticareti ve Yatırım A.Ş.) adlı şirketin, kuruluş aşamasında bir milyon lira verdiği birçok yerde yazılıdır.
Devam ediyoruz: Türkiye’deki Yahudi lobilerinin temsilciliğini yapan bir büyük gazetenin Kıbrıs’ı bir ulusal sorun hâline getirdiği yıl olan 1952’de Avrupa Konseyi kurulmuş ve bugünkü Avrupa Birliği’ne giden ilk adımlar atılmıştır. Günümüzden elli yıl önce ortaya çıkan bu girişimin sonuçlarını önceden iyi
hesap eden Yahudi lobileri, birleşen Avrupa’nın bir gün Kıbrıs adasını da sınırları içine alarak, Doğu Akdeniz’de Roma İmparatorluğu gibi egemenlik arayışına gireceğini çok iyi biliyordu.15
İngiltere’nin 1914 yılında ilhak etmesiyle adadaki Türkler unutulmuştu. Çünkü Osmanlı ve onun yerine kurulan Türkiye, kendi dertleri ile meşguldü ve zaten Misak-ı Milli içinde değildi. Türkiye, ne zaman ulusal bir harekete girişecek olsa hemen bir ayaklanma ile karşılaştı ve yapacaklarını yapamaz hale
geldi. Bunun en son örneklerinden birini 2002 yılında gördük. Ülke, sanayide ve sanayi üretiminde zaman sıçraması yaşayacakken, açık bir şekilde üretime karşı olan birileri iktidar edildi. Dünyanın neresine gidilirse gidilsin, hangi çağına bakılırsa bakılsın, para kazanmanın tek yolunun üretim ile olduğu görülecektir. Hizmet sektörü gibi para kazanıldığı düşünülen diğerleri paranın sürtünmesidir.
Yahudilerin bu öncülüğü, Türkiye’yi Kıbrıs konusunda bilinçli hale getirmiş oldu ama bu arada Kıbrıs’ın kesinlikle Hristiyan Avrupa’nın kontrolüne girmesini istemeyen İsrael, bu sayede karşısında kolayca yönlendirebileceği bir ada devleti elde etmiş oldu. Söylemeden geçmemek lazım; İsrael ada üzerinde adaya tamamen hâkim bir Müslüman devlet de görmek istememektedir. Ada üzerinde sürekli geçimsizlik, çözümsüzlük ve çatışma olsun istemiştir. Adada ikilik yaratıldığına göre iş geldi ada üzerindeki emellerini gerçekleştirmeye.
Strateji açısından baktığımızda Kıbrıs bir ada devletidir, İsrael ise bir kıyı devletidir. Yazının başında açıkladığımız ada devleti ve kıyı devleti çekişmesine isterseniz bir kez daha bakın.
Kıbrıs Türk’tür, Türk Kalacak
KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, 2020 yılında, bu sloganın 1950’lerde kaldığını söyledi. Yukarıda anlatılageldiği üzere, Türkiye 1952 yılında Kıbrıs ile ilgili bir meselesi olduğunu hatırlar, daha doğrusu Yahudi güç grubunun itmesiyle gündemine alır. İlginçtir, sürece çok hızlı ve kendinden kaynaklanmayan bir güç ile girer. Bunda Rumların sömürgeci İngilizleri bıktırmış olmasının payını yok sayamayız.
Nasıl bıktırdılar, bakalım. Ada Rumları ve onları sürekli fişekleyen Grekolar, adada halk oylaması yaparlar. Ortodoks kilisesinin tezgahladığı bu halk oylamasında sonuç bellidir: Grekistan’a bağlanalım.
Buna ENOSİS denir. Bu sonuca benzer bir sözü savaş sırasında İngilizler zaten vermiştir. Savaş bitmiştir ama Rumlar bağımsız olamamıştır.
Sömürgecilerin ne olduğunu ne düşündüğünü bilmek kolay değildir. Rumlara verilen söz tutulmaz.
Söz tutulmadığı gibi halk oylamasının sonuçları da önemsenmez.
Sözlerinde durmayacakları, söz verdikleri an bellidir çünkü adanın diğer yarısını oluşturan Türkler bir anda boşa çıkarılamazdı. Ama sıkıştıkları anda “bu adada sadece siz yaşamıyorsunuz, Türkler de var” diyeceklerdir. Sömürgeciler böyledir, her zaman açık kapı bırakırlar.
İngilizlerle bu yöntemle sonuç alamayan Rumlar EOKA adlı terör örgütünü kurar ve İngilizlere karşı eylemlere başlarlar. Eylemler zamanla Türklere de zarar vermeye başlar. Burada altını çizelim. Örgüt başlangıçta ENOSİS’e izin vermeyen İngiltere’ye karşı kuruldu maksatları ENOSİS’i hızlandırmaktı.
Zaman içinde örgüt evrildi ve asıl hedef olarak Türkleri gördü. 1960’lı ve 1970’li yılların ilk yarısı Türklerin katledilmesi ile geçti.
Terör örgütü ile, tek başına, başa çıkamayan İngiltere, 1955 yılında Londra’da gerçekleştirilen konferansa Türkiye’yi de çağırır. Böylece kendine yandaş bulacaktır. Konferans İngiltere’yi rahatlattığı gibi Türkiye’ye bir kapı açmıştır: Akdeniz’e yayılmak. Durum böyle olunca, artık Türkiye’nin bir tezi vardır. Eğer İngilizler adadan çıkacak olurlarsa, “Ada Gerçek Sahibi Türkiye’ye Verilmelidir.”
Bu yaklaşım, tabanda, kısa zamanda kabul gördü ve “Kıbrıs Türk’tür, Türk Kalacak” telkini tarih sahnesine çıktı. Bu slogan hem İngiltere’ye hem de Rumlara mesajlar içeriyordu: Buranın asıl sahibi biziz ve burası bizim olacak.
1914 yılından 1952 yılına kadar Kıbrıs gerçeğinin çok uzağında duran Türk ülkesi bir anda olayların ortasında yer almaya başladı. Bu bir başarıdır. Ancak, burada, göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek var. Tüm dünyayı kendi isteklerine yönelik şekillendiren ya da şekillendiremedikleri anda da gelişen olaylardan ne elde edebileceklerini çok iyi hesaplayan Yahudilerin işin içinde ve tezgâhtar rolünde olduğunu unutmamak lazım.
Yahudilerin 2028 Sendromu/ 80. Yıl Laneti
Nedir bu, nereden kaynaklanıyor?
Tarihi gerçeklere ama Yahudilerin ağzıyla “Kehanete” göre; Yahudilerin kurduğu devletler henüz 80 yılını doldurmadan yıkılmaktadır. Bunun önüne geçebilmenin tek yolu ise arz-ı mevutun tereddütsüz şekilde ele geçirilmesidir. Bu uğurda Siyonist askerlerinin “Amalekiler” olarak tanımladığı bölge halklarının kundaktaki bebeklere kadar katletmesi bunların şeriatına (Talmud) göre helaldir.
Bu uğurda işlenen tüm günahların büyük devlet kurulduğunda affedileceği vaat edilmiş olması soykırıma giden yolun taşlarını döşemektedir. Dikkat ettiyseniz, hep bir vaat var. Askerler ve sivil yerleşimci görünümlü fanatikler bu şekilde motive edilirken devlet aklı da bahsi geçen “lanet-
kehanet” endişesiyle dizayn edilmektedir.
Ehud BARAK 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonundan yaklaşık 1,5 yıl önce İsrael’de yayınlanan bir gazeteye konuşur: Kral Davut ve Haşmonayim hanedanlığı döneminde kurulan Yahudi devletleri kuruluşlarının 80. yılında, diğer devletler ise 80 yılını göremeden dağılıp gitti. Şimdiki İsrael devleti
de kuruluşunun 80. yılına (2028) yaklaşıyor. İsrael’in kaderinde seksen ya da seksenli yıllar laneti olabilir.
Benzer cümleleri, Ehud BARAK’tan birkaç yıl önce kasıtlı Gazze katliamının baş sorumlusu Bünyamin Netanyahu kurmuş olmakla birlikte, İsrael’in 80. yıl lanetini aşarak 100. Kuruluş Yıl Dönümünü kutlayacağını umduğunu söylemiştir.
Yukarıda konu edildiği gibi, Yahudiler, bugüne kadar kurdukları devletlerin ömrünü uzan tutamadılar.
Buna sebep olarak çok sayıda gerekçe gösterilebilir. Ama asıl gerekçeler kendi yaşam tarzları, kötü niyetli olmaları, kendilerini diğer etniklerden, inançlardan üstün görmeleridir. Bunu en iyi açıklayan cümleler yine kendi içlerinden çıkan ve hatta Yahudilere öncü olanlardan çıkmıştır, hatırlayalım.
Theodor Herzl’in16 (Filistin’e yerleşimin ağababası, Siyonizmin kurucusu) işaret ettiği gerçek can alıcıdır:
Yahudi sorunu, Yahudilerin fark edilebilir şekilde çok sayıda yaşadıkları her yerde devam etmektedir. Sorunun olmadığı yerlerde bile, Yahudi göçmenlerin gelişi ile sorun ortaya çıkmaktadır.
Doğal olarak suçlanmadığımız yerlere yöneliyoruz ve gittiğimiz yerlerde ise bir sorun haline gelip suçlanmaya başlıyoruz. Bu bir gerçek olgudur ve böyle olmaya da devam edecektir…
Diğer yandan Moşe Dayan (İsrael genelkurmay başkanlarından biri) da gerçeği itiraf eder: onlar (Filistinliler) Gazze’deki mülteci kamplarında oturuyorlar ve biz onların ve atalarının yaşadığı toprakları ve köyleri kendi mülkümüze dönüştürüyoruz.
Tam bu noktada, Tunus eski Cumhurbaşkanı Habib Burgiba’nın, Yahudiler ile ilgili bir lafını hatırlatalım ve devam edelim: Araplar İsrail’le savaşmamalı; Yahudiler kendi iç çekişmelerinde kendilerini yok edeceklerdir.
Bütün bunları yapmalarındaki temel sebep Yahudilerin “etnik merkezli” yapılanmaları, yani sadece kendi etnikleri üzerinden yapılanmaları ve kendileri dışında herkesi hayvandan aşağı görmeleridir.
Yahudilere göre kendileri dışında kalan insanlık Yahudilere hizmet etmek için yaratılmıştır ve bunlara her türlü hile yapmak Yahudiler için mubahtır. Değil midir ki Yakup, Yehova ile güreşe tutuşur ve onu yener…
Kral Davut tarafından kurulan ilk Yahudi devleti, olağanüstü başarılara imza attı ve 79 yıl boyunca birleşik kaldı. 80. yılda, iç çatışmalar nedeniyle Davut Hanedanı’nın krallığı Yehuda ve İsrail krallıklarına bölündü ve böylece çöküşü başladı.
İkinci Yahudi devleti, İkinci Tapınak dönemindeki Haşmoni Krallığı idi. 77 yıl boyunca birleşik ve egemen bir krallık olarak varlığını sürdürdü. Yaşamının sekizinci on yılının sonlarına gelirken, krallık iç çekişmelerle parçalandı.
Yahudi devletlerinin yıkılmasında etkili olan nedenleri genel olarak şöyle sıralamak mümkündür:
“Yahudi devletlerinin yıkılışında en temel sebep, iç nifak çıkarmaları, kendilerini üstün görerek diğer insanları hor görmeleri, sosyal adaleti kaybetmeleri ve bunun neticesinde çıkan iç kargaşalardır. Bu durum onları dış tehditlere karşı zayıf bırakmış ve devletlerinin yıkılmasına sebep olmuştur.” Tam bu nokta, Habib Burgiba’nın dediklerini doğruluyor.
Bu durum Tevrat ve Talmud’da doğrudan geçmemekle birlikte dolaylı olarak kendine yer bulur ve geçmişte Yahudi devletlerinin yıkılışındaki bu ortak sebeplerin tekrar ortaya çıkabileceği belirtilir.
Sendromdan devam edelim. Yahudiler bugüne kadar, kendilerinin de kabul ettiği üzere, 3 kez devlet kurdular ve bunlardan ilk ikisi 80. yılı geçemeden yıkıldı. Ara ya da koşut zamanlarda kurdukları küçük devler var ama bunları kendileri bile devletten saymıyor. Zaten bunların da hiçbiri 80 yılı bulamamışlardır. Üçüncü devleti 14 Mayıs 1948 tarihinde kurdular ve bu devlet de yıkılma yoluna girdi. Bu devletin 80 yılı doldurması 14 Mayıs 2028 tarihinde olacak. Acaba doldurabilecek mi?
Bence, ortada bir yerde duruyor. 28 Şubat 2026 tarihinde ABD ile birlikte başlattıkları saldırıda İran geri adım atmadı ve her geçen gün el büyütüyor. Değerlendirmem odur ki İran 80 yıl laneti üzerine oynuyor ve İsrael’i tarihe gömmek istiyor. (Yazarın notu)
YAHUDİLERİN KIBRIS ADASINA OLAN İLGİLERİ
Kıbrıs Adası ve Vaat Edilmiş Topraklar
Aslında bunun adını doğru koymak gerekir. Vaat edilen toprak meselesi tamamen uydurmadır.
Kendileri bile bilmiyor nerelerin kapsandığını. Her geçen yüzyılda, çıkarları neredeyse orayı bu sanal topraklara katıyorlar. İşin esası şudur, günümüzde, bu toprakları su ve enerji neredeyse vaat edilen toprak oradadır diye okumak daha akıllıca duruyor. Bu kısa saplamadan sonra konumuza dönelim: Siyonist Yahudiler, “Am Hasagula” olarak isimlendirdikleri bir üstünlük/ seçilmişlik anlayışına sahiptir.
Kendisini Hz. İbrahim’in soyu olarak tanımlayan Hasagulalar’ın teolojik haritasına “vaat edilmiş topraklar” denir. Bu haritaya baktığımız zaman en stratejik beldenin Kudüs olduğunu biliyoruz. Siyonistler, “vaat edilmiş toprak” olarak gördükleri Filistin’i, zaman içinde işgal etmiş ve milyonlarca insanı terör eylemleri ile hayattan koparmışlardır. Çünkü mutlak surette o bölgeyi temizlemektedirler. Giderler, neresi olursa olsun, vaat edilmiş toprak üzerindeki insanları katlederler ve kendileri yerleşirler.
Kitab-ı Mukaddes geleneğine göre arz-ı mevud, Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakub ve Hz. Musa’ya17 ve onların zürriyetlerine ebedi mülk ve miras olarak verilmiştir. Kitab-ı Mukaddes’te Hz. İbrahim’e yapılan vaatte, “Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar olan bölge” söz konusu iken Hz. Musa ve Yeşu’a yapılan vaatte, “ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak” ifadesine yer verilmiştir. Yahudilerin burada belirtilen sınırlar içerisinde kalan toprağı kendilerine özgü sayması ve benimsemesi bu inançtan ileri gelmektedir. Dolayısıyla Yahudi inancına mensup kişiler için bu
topraklarda kök salmanın kutsal bir yönü bulunmaktadır.
Bu zihniyet, Kıbrıs’ı da vaat edilmiş toprak olarak görmektedir. Şimdiki İsrael devleti “Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar olan bölgede” hak iddia eder. Ele geçirmek için, Osmanlı zamanından beri insanlık dışı her türlü eylemi gerçekleştir. Bunlara göre Türkiye’nin güney kesimini ve Kıbrıs adasını içine almaktadır. Hal böyle olunca Kıbrıs adası bir bütün olarak Siyonistlerin tehdidi altındadır.
Bazı görüşlere göre, İngilizlerin Kıbrıs adasına Yahudileri yerleştirmeleri bunun gerçekliğini ispat eder.
Arz-ı mevutun ne olduğunu hem kitab-ı mukaddes üzerinden hem de Kur’an-ı Kerim üzerinden açıklamıştık. BAKINIZ.
Bu noktada, araya girmekte yarar var. Her ne kadar, her iki dinin kaynak kitapları böyle olduğunu söylüyorsa da bazı yorumlar, bence hepsi zorlama yorumlardır, vaat edilmiş topraklar içine Kıbrıs adasını sokmaktadır. Tamamen dinseldir, tamamen yaşamsaldır ve bu yorumların tamamı, kendilerine toprak vaat edilen beşliden çok zaman sonrasına aittir ve bugünkü jeopolitik ve jeostratejik gerekçeler ile açıklanamaz.
Yahudiler için adanın bu denli cazip olmasını Kudüs’e çok yakın olması ile açıklamak mümkündür. Bu koşul Doğu Akdeniz’de bulunan yeraltı enerji kaynaklarından öncedir.
Şimdilerde buna bir de Yahudilerin zenginliği eklenmiştir. Kıbrıs’ın güzelliği, ucuzluğu, rahat ve huzurlu havası da cabasıdır…
Tarihin akış sırası ile Yahudilerin Kıbrıs ile ilgilendiği en eski zamanı bulalım.
Filistin’de Roma dönemi (MÖ 63- MS 324) yıllarında yaşanmıştır. Yahudilerin isyanı MS 67-70 yılları arasında gerçekleşmiştir. Yahudiler, ilkin, toplu olarak Filistin bölgesinde yaşarlar. Aslında oraya da dışarıdan, doğudan bir yerden gelmişlerdir. Romanın işgali altında olduğu dönemde Yahudiler, Filistin’de ayaklanır ve Romalılar bunları acımasızca bastırdığı gibi parçalar halinde dünyaya dağıtırlar.
Bir kısmı da bu dönemde Kıbrıs adasına sürülür, MS 70 yılı. Bu tarihte Kıbrıs adası Roma egemenliğindedir. Dikkat ediniz, kendileri gitmemiştir, Romalılar tarafından sürülmüşlerdir.
İnceleyelim: kendilerine toprak vaat edilen kişilerin en eskisi İbrahim olup M.Ö. 2000- 1800 yılları arasında Mezopotamya (Ur/Keldani) bölgesinde yaşamıştır. En yenisi ise Musa olup, genel kabul gören tarihsel ve dini rivayetlere göre yaklaşık MÖ 1400’ler- 1200 arasında yaşamış bir İbrani peygamberidir. Aslında tam olarak MÖ 1391- 1271 yıllarında yaşamıştır. Ve bu altılının hiçbiri Kıbrıs’ı görmemiştir. Tevrat’ın Musa’ya vahyedildiği rivayet edilir ve Tevrat’ta18 Kıbrıs adası yoktur.
En azından Kıbrıs o dönemde vaat edilmiş toprak değildir. Çünkü bunlar, bildikleri gördükleri yerleri kendi kendilerine vaat ediyorlar ve bu vaadi hiç olmayan ama üzerine dinler yazılan “yaratıcıya” mal ediyorlar.
Kıbrıs’ı ne zaman görürler ve öğrenirler? MS 70 yılında adaya sürüldüklerinde. Bu da Musa’nın ölümü ile arada 1340 yıldan daha fazla bir zaman olduğu ve Kıbrıs’ın vaat edilmiş toprak olmadığı anlamına gelir. Kendisine kitap indirildiği, böylelikle toprak vaadi yapıldığı iddia ve beyan edilen, haliyle resul
olduğu kabul edilen Musa bile, Kıbrıs’ı hiç bilmezken, Musa’dan 730 yıl evvel yaşayan ve ilahi kitap indirilmeyen İbrahim’in bilmesi mümkün müdür?
Kıbrıs’ta da rahat durmazlar ve çıkardıkları ayaklanmalar sonucu binlerce Greko’yu katlederler.19 Bu isyan neticesinde bir daha geri gelmemek koşulu ile bütün Yahudiler Kıbrıs’tan da kovulurlar.
1570/1571-1878 Osmanlı dönemi: Yahudilerin Kıbrıs Adasına Olan İlgileri Başlığı altında Osmanlı İmparatorluğu dönemi ilginç bazı kişileri ve olayları tarihe kazandıracaktır.
Çoğu kişi Yossef (Joseph/Yusuf/Yasef) Nassi adını duymamıştır. Yahudi’dir, Portekiz Yahudi’si. 15. yy.’da İspanya20 ve Portekiz’deki engizisyon kuralları ve Yahudilere karşı uygulanan zorunlu göç ve katliam sonrasında Yahudiler İspanya ve Portekiz’i terk etmek ya da din değiştirmek zorunda kaldılar.
711’den 1492’ye kadar Portekiz ve İspanya’yı yöneten ve geliştiren Arap Emevi Endülüs hanedanlığıdır. Müslüman ve Mesihiler gibi Museviler (Yahudiler) de dini, eğitim, ticari ve siyasi geniş haklara sahipti. Yusuf Nassi, bu haklar sayesinde zenginleşen El-Nassi sülalesinin ferdidir. Arabi
Müslüman Endülüs idaresi yıkılınca tesis edilen Vatikan-Papa merkezli Hristiyan krallıkları Portekiz ve İspanya’da, Müslümanlar, Antakya Patrikhanesine bağlı Doğu Mesihileri ve Museviler (Yahudiler) üzerinde terör estirdi. Dinlerini değiştirmeyi kabul etmeyenlerin mallarına el kondu ve sürgün edildiler.
El-Nassi sülalesi Micas soyadını alır. Doğum belgesine Joao Micas olarak kaydedilen Yusuf Nassi, Doktor Agostinho Micas’ın oğludur. Portekiz’de doğdu. Babasının gerçek ismi Samuel (İsmail) El-Nassi’dir. İstanbul’da ikamet eden ve sarayın gözdesi olan halası Dona Gracia Mendes’in kızı Brianda Reyna Mendes ile evlendi ve İstanbul’a yerleşti.
Dönemin Portekiz’inde bu aileler ekonomik açıdan çok güçlüydü ve göç ederek Kanuni döneminde Osmanlı’ya sığındılar. Sermaye gücüyle Osmanlıya çok katkısı olan Yossef Nassi, Osmanlı Devleti içerisinde çok güçlenmiş bir kişiliktir. Bu şahsın II. Selim’in tahta çıkmasında, Hürrem Sultan’a ciddi finansal destek sağladığı söylenir. Yahudi sermayedarları arasında en etkili olan kişi banker-tefeci-diplomat Yossef Nassi’dir.
Saray içerisinde yer edinmiş ve II. Selim’in müşavir-i has (özel danışman) ve müteferrika (ayrıcalıklı, özel, farklı işlerden sorumlu yetkili) unvanlarını aldı. Venediklilerden alınan Nakşa Adası (bugün Yunanistan’da) yönetimine getirildi. Boğdan ile şarap ticaretini, Lehistan ile balmumu ticaretini tekeline almayı başardı.
Yaptığı ticarette Fransızlardan kazık yiyince, II. Selimden sorunu çözmesi için ricada bulunur ve gemilere el konularak sorun çözülür, parasını alır. Kısacası bu denli itibar görmektedir saray nezdinde.
Nerden aklına geldiyse, belki de saray soytarısı olmanın getirdiği bir şımarıklıkla ya da sermayenin gücüyle güçlenen özgüveniyle padişahtan Kıbrıs’ı ele geçirmesini ister ve maddi yükü kendisinin üstleneceğini de söyler. Ama sadece bir ricası vardır: ele geçtikten sonra kendisinin Yahudi Kralı
olarak Kıbrıs’a atanması ve Roma egemenliğindeyken adadan kovulan Yahudileri tekrar adaya toplamasının yolunun açılmasıdır. Tam burada belirtmek gerekir, bazı bilgiler “sarayın borcuna karşılık” Kıbrıs Yahudi Kralı olmak istediğine amirdir. Açmaya devam edelim. Yossef Nassi, bu haliyle
her şeyin başlangıcı sayılan Theodor Herzl’den daha önce ve daha önemli bir işe girişmiş demektir.
Tamam, Kıbrıs Anadolu yarımadası için çok önemlidir ve ele geçirilmesi stratejik olarak gereklidir.
Coğrafyanın emridir ama bu şahıs da neyin nesidir?
Burada duralım ve o dönem Kıbrıs’ta neler oluyor bakalım. O dönem Kıbrıs’ta egemen olan Venedikliler korsanlık yaparak ticaret gemilerini soyuyorlardı. Osmanlı da bundan zarar görmekteydi ve bu işe bir son vermek gerektiğini saray da görüyordu.
Sonuçta Kıbrıs 4 Haziran 1570 ile 1 Temmuz 1571 tarihlerinde bir yıldan biraz fazla süren savaş sonucunda ele geçirilir ve adada uzun sürecek huzur süreci başlar. Çünkü Venediklilere karşı isyan halinde olan Doğu Mesihilerin (Rum Ortodoks) yardımıyla ele geçirilen adada, öteden beri yerleşik
olanların isteği gerçekleşmiştir ve artık huzur zamanıdır.
Peki kendisini Kıbrıs Yahudi Kralı ilan eden ve İstanbul’daki sarayının kapısına Kıbrıs Yahudi Kralı tabelasını asan Nassi Efendiye ne oldu? Yukarıda denildiği gibi huzur peşinde koşan ada halkı, huzurlarını bozacak olan Yahudi girişimine karşıydı. Bu yüzdendir ki adaya gelemedi ve hayalleri yıkıldı. Bunda en büyük etmenlerden birisi, Kıbrıs Kilisesi ve adanın ezici çoğunluğunu oluşturan Antakya Patrikhanesine bağlı Rum Ortodoksların Hz. İsa’nın katili olarak telakki ettikleri Yahudi itikadına ve adanın bir Yahudi ticaret ve yerleşim merkezi yapılması projesine karşı olmalarıydı. Diğer büyük etmen ise Sokullu Mehmet Paşa’nın devlet adamlığının öne çıkmasıdır. Nassi’ye adanın krallık olarak verilmesine karşı çıkıyor ve II. Selim, adalar denizinden 3-4 tane adayı Nassi’ye veriyor.
Kıbrıs’ta Yahudi Krallığını inşa edemeyen Yusuf Nassi gözünü Şam’ın Güneyinde yer alan Filistin, Tabaraya bölgesine diker. Bölgenin en önemli su kaynağı olan Tabaraya (Tiberya) gölüdür. Arapça Tabar, atlamak, şaha kalkmak, sıçramak, kaybolmak, pusuya düşmek manasındadır. Tabur kelimesinin de kökenidir. Roma imparatoru Tiberius’un adına ilham kaynağı oluşturmuştur. Yossef Nassi, Sultan Süleyman döneminde Hürrem ve Sarayda borç para verdiği nüfuzlu devlet erkanı sayesinde Tabaraya’da bir Yahudi yerleşim bölgesi kurma izni alır. Burada yerleşimin etrafına duvarla çevirerek güvenlikli bir alan oluşturmaya çalışır. Nassi bütün Yahudileri imtiyazını aldığı Tiberya’ya göçe çağırmasından dolayı Katolik ve Protestan sömürgecilik ve koloniler inşa etme projeleri emsali, Yüzyılda yeniden hortlayan zengin ve nüfuzlu Yahudiler için koloniler kurma fikriyatı olan modern Siyonizm’in etkilendiği şahsiyetlerden kabul edilir.
Osmanlıdaki girişimler bu kadarla sınırlı değildir. Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl, İngiltere tarafından, kendisine devlet kurma yeri olarak Uganda teklif edildiğinde, Kıbrıs ve Mısır’ın el-Ariş bölgesini ister. Kıbrıs’ın bu istekte öne çıkmasının ana gerekçesi kıyı devleti olacağı düşünülen İsrael’in tam karşısında olmasıdır. Böylece Filistin bölgesine atlamak çok kolay olacaktır. El Ariş bölgesi ise Sina yarımadasının kuzeyinde bulunan bir liman kentidir ve Mısır için çok değerlidir.
Her iki yer de İngilizler tarafından kabul görmez.
Bu gelişmeler üzerine, Theodor Herzl zamanın padişahı 2. Abdülhamit ile iki kere görüşür ama ikisinde de kabul görmez. İkincisinde imparatorluğun tüm borçlarını ödeme karşılığında Filistin istenmesine rağmen yine kabul görmez ama bir ironi olarak, ceplerinde o kadar para bulunmayan, Siyonistler için parayı Osmanlı padişah aramıştır.
Kabul görülmemeleri üzerine, Yahudiler İngilizleri devreye almışlar ve Kıbrıs adasına bir nevi sızarak, Filistin’e geçmeye başlamışlardır. Kıbrıs adası bunlar için hem doğuya hem de batıya geçiş yoludur, atlama tahtasıdır…
Bu süreçte Yahudi olan İngiliz başbakanı Benjamin (Binyamin/Bünyamin) Disraeli’nin ciddi etkisi olmuştur. Çünkü Osmanlının bölgedeki etkisi giderek azalmaktadır ve Yahudi başbakan bunu gördüğünden, Kıbrıs üzerinde ısrarcı olunmamasını doğrudan Filistin’e gidilmesini işaret eder.
Zaman Yahudi başbakanı haklı çıkaracaktır, Osmanlı bölgeden tamamen çekilir.
1902 yılına gelindiğinde, Theodor Herzl, Lord Rothschild’a21 bir mektup yazar: “Kıbrıs’ı düzene sokmalıyız. Kıbrıs’tan Müslümanlar gider, Rumlar topraklarını satar. Filistin, Yahudiler için çok küçük, bu nedenle Filistin’e yakın bir yer sağlamamız gerekiyor. Filistin’e Kıbrıs da dahil edilmeli.”
1903 yılında, Siyonist planların sarsılmaz destekçisi olan Lionel Walter Rothschild (1868-1937), kendisi ile aynı düşünen ve Kıbrıs’ı Yahudi yerleşimlerinden biri yapmak isteyen Herzl’i destekler. Lordun desteğini alan Herzl, söz konusu planını gerçekleştirebilmek adına, bu tarihlerde Kıbrıs, İngiltere’nin idaresi altında olduğu için 1903 yılında İngiliz Sömürgeler Bakanı Joseph Chamberlain ile bir görüşme gerçekleştirmiştir. Ancak, İngiliz hükümeti bunu reddetmiştir. Hükümetin endişesi etnik sorunların olacağı ve bunları kontrol altında tutamayacağı yönündedir.
Bu dönemde adaya 33 Yahudi ailesi, İngilizlerin isteği ile yerleştirilir. Bu aileler zamanla üç koloni kurarlar.
11 Mart 1939 tarihinde zamanın İngiliz başbakanına, Neville Chamberlain,22 “adada bulunan Rum nüfusun Selanik’e yerleştirilmesi ve yerlerine Selanik’teki Yahudilerin konması teklif edilir. Bu işlemin maddi yükünü Yahudi zenginler çekecektir. Plan, o plan gereği uygulanamaz ama ardından çıkan ikinci dünya savaşı, Selanik Yahudileri olmasa bile diğerlerinden, bir yolunu bularak adaya gelmelerine neden olduğundan, kısmen de olsa bir şekilde kendiliğinden uygulanmıştır.
2. Dünya Savaşı Sonrasında Kıbrıs Adasında Kurulan Kamplar
20. yy. için belirtmek gerekirse, Herzl denen Siyonist’in açtığı yoldan, genellikle Avrupa kıtasından, çoğunlukla Aşkenaz Yahudileri olmak üzere, hemen yürünmeye başlandı. Satın aldıkları topraklara çiftlik kurarak bu işe giriştiler.
Yahudi göçünün temelinde 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu rol oynar. Sonrasında Yahudiler arasında İngiltere’ye karşı bir yumuşama ve esneklik ortaya çıkar ve gönüllü olarak yaklaşık 18 bin Filistinli Yahudi İngiliz ordusunda görev yapmaya başlar. Osmanlı ordularına karşı savaşırlar.23
Avrupa’daki sıcak ortam, sermayeyi sürekli kovmuştur. İlk sıcaklık 1914-1918 arasında gerçekleşir. Bu sıcaklık sermayenin kaçacağı yeri İngiltere ve ABD olarak belirlemiştir. Sermaye Yahudilerdedir. Sıcak savaşın olduğu süreçte, Yahudilerin Filistin’e gelmesi kendilerini intihar etmekten daha farklı değildir
ve göç hızı düşmüştür. Savaş sonrasında yerleşimler hızlanmış ve ara sıra kesintiye uğrayarak devam etmiştir.
1933 seçimlerinden sonra, Almanya’dan Yahudi göçü başlamış ve her geçen gün artarak devam etmiştir. Savaşın başlamasına kadar, bir şekilde, Arap ülkelerinin baskısı sonucu İngiliz yönetimince kısıtlansa da yine devam etmiştir. Bu süreçte 104.584 Yahudi’nin göç ettiğinden bahsedilir. Yine bu süreçte, Filistin’de Yahudi nüfusunun kaçak yollarla gelen göçmenlerle sürekli olarak artması, bölgede, İngilizlere karşı bir tepki oluşturmuş ve Nazi Almanya’sına sempatiyi artırmıştır.
Sermayedarlar İngiltere ve ABD’ye, sermayenin desteklediği Yahudiler ise Filistin’e…
1939-1945 yılları arasında, Yahudiler tüm Avrupa’dan, öncelikle Filistin olmak üzere nereye olursa oraya kaçmışlardır. Bu kaçış esnasında birçok facia yaşanmıştır. Bunlardan birisi Struma faciasıdır.
Nisan 1939- Aralık 1942 arasında, 38.930 Yahudi Filistin’e gitmeyi başarır.
Savaş sonrasında, toplama kamplarından kurtulanlar ve savaşın doğrudan etkisinden uzak kalanlar bile, genel olarak Karadeniz limanlarından, çoğunlukla Köstence’den, gemilere atlayıp rotayı Filistin’e çevirmişlerdir.
Filistin’deki Arapların baskısı İngilizlere bir anda çok sayıda Yahudi’yi o topraklara yığmanın sorun yaratacağını ve baş edemeyeceğini telkin ettiğinden, gemiler donanma tarafından engellenir ve Kıbrıs adasına yönlendirilir ve böylece Kıbrıs adasındaki kamp süreci başlar. Ağustos 1946- Şubat 1949.
Bu noktada, incelediğim kaynakların bir kısmına göre gemilerin Kıbrıs adasına gitmeleri teşvik ediliyor, bir kısmına göre ise gemiler zorla Kıbrıs adasına getiriliyor ve yolcuları, Filistin’de gerekli alt yapı oluşturulana kadar, kamplara mecbur ediliyor.
Neden Kıbrıs diye sorduğumuzda, karşımıza akla yatkın yanıtlar çıkmaktadır:
Filistin topraklarında altyapı oluşturuluncaya kadar geçici istasyon olarak Kıbrıs düşünülür ve savaş sonrası Avrupa’dan ayrılmak isteyen bütün Yahudiler gemilerle Kıbrıs’a yönlendirilir.
İngiltere’nin Kıbrıs adasını seçmesinin sebepleri arasında bu adanın Akdeniz’deki stratejik konumunun yanı sıra Lübnan, Suriye ve Filistin’e yakınlığı da bulunmaktadır.
Ayrıca adanın savaşa girmemiş ve tarafsızlığını koruyan Türkiye’ye çok yakın olması da İngiltere için bir tercih sebebidir.
Ele geçirilen/ geçirilebilen ve adaya yönlendirilen 39 geminin taşıdığı insan sayısı 50.000 civarındadır.
Ancak zaman içinde kamplardaki sakinlerin toplam mevcudu 52.384 rakamını bulmuştur.
Adanın iki ayrı bölgesinde (Magosa/ Karakol ve Larnaka/ Dikelya) toplamda 12 kamp24 alanı kurulur.
Bazı kaynaklar dokuz demektedir.
Kamplar toplam 2 bin 500 kişilik bir askerî birliğin sorumluluğundadır. Kamplarda uygulanan sistem ise bir esir kampına yönelik olarak düzenlenmiştir.
Her kamptan bir Binbaşı, bütün kamplardan ise bir Albay sorumludur. Kamplarla ilgili asıl sorumlu Filistin’deki İngiliz yönetimidir. Bu kamplarla ilgili her türlü harcama ve masraflar doğrudan Filistin’den sağlanmaktadır.
Yahudi kamplarının geçici mi yoksa kalıcı mı olacağı konusunda endişeye kapılan Kıbrıs’taki Rum başpiskoposluğu konuyu görüşmek üzere 16 Ağustos 1946 günü acilen bir toplantı yapar.
Daha kampların ilk açıldığı günlerde Esperini gazetesine bir açıklamada bulunan kamp yetkilileri, Kıbrıs’a getirilen Yahudilere kesinlikle oturma izni verilmeyeceğini ve bu insanların adada temelli iskân edilmesinin söz konusu olmadığını belirtirler.
Kamplar dikenli tellerle çevrilidir, nöbetçi kulübeleri vardır ve silahlı İngiliz askerleri nöbet tutmaktadır. Bu haliyle Nazi toplama kampı görüntüsü verildiğinden ve kampların kurulmasında Alman savaş esirleri kullanıldığından ciddi eleştiriler olmuştur.
Kampların bu şekilde tasarlanmasının ana gerekçesi ada sakinleri ile temas edilmemesinin sağlanması ve kontrolsüz bir şekilde Filistin’e gidilmesini engellemektir.
Gazi Mağusa’da Karakol bölgesinde Yahudi göçmenler için 55, 60, 61, 62 ve 63 numaralı beş kamp açılır ve bunlar “yaz kampları” olarak bilinir. Bu kamplar “kış kampları” olarak bilinenlere nazaran hayatın nispeten daha kolay olduğu yerlerdir.
Kamplarda Yahudi nüfusun artmasıyla beraber Larnaka’nın Dikelya bölgesinde ve Xylotymbou’da (Ksilotimbu) yeni kamplar inşa edilmeye başlanır. Dikelya’daki yedi kamp ise Karakol’dakilerden farklı olarak çadır değil tamamıyla Amerikan tarzı barakalardır.
Kamplarda ikamet ettirilen insanların büyük çoğunluğunun yaş aralığı 13-35’dir. Bunlar büyük savaşta ailelerini kaybetmiş kişilerdir.
Bu kamplarda doğum ölümden çok hızlıdır. Her gün üç bebek doğuyor ve toplamda 2000 civarı ediyor, ölen ise toplamda 400 kadardır…
Birçok konuda tepki çeken kamp uygulaması, aslında, zaman içinde, Yahudileri Filistin bölgesindeki hayata hazır eden bir kimliğe bürünmüştür. Burada kalınan iki buçuk yıllık süreçte, kamp sakinleri birçok konuda, belki de hiçbir zaman ulaşamayacakları niteliklere kısa zamanda parasız ulaşmışlardır.
Kamplardaki faaliyetlere kısa bir bakışımız olacak ama önce bu faaliyetleri, İngiliz Hükümeti dışında, kimler düzenlemiş ve desteklemiş onlara bakalım.
Destekçi kuruluşlar: desteğin en büyüğü İngiltere ve Amerika’daki Yahudi kuruluşlarından gelir. Bu kuruluşlar arasında ilk sırayı ise Müşterek Yardım/ Dağıtım Komitesi ve Yahudi Ajansı almaktadır.
Amerikan Yahudi Müşterek Yardım Komitesi (American Jewish Joint Distribution Committee/ AJJDC).
BM Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi (United Nations Relief And Rehabilitation Administration/ UNRRA). Pek tabi ki o zamanın istihbarat servisi25 veren birimler.
Rutenberg Vakfı. Merkezi Hayfa’dadır ve eğitim ile ilgili konularda öne çıkmaktadır.
Öksüz ve yetim Yahudi çocuklar konusunda faaliyette bulunan Youth Aliyah örgütüdür.
Yahudi Yerleştirme Cemiyeti (Jewish Colonization Association/ JCA) yüklenmiş durumdadır.
Yahudi Yardım Komitesi (Jewish Assistance Committee/ JAC)
Siyasi partiler: Filistin’de faaliyette bulunan ve İşçi Partisi olarak bilinen Mapai, Hashomer Hatzair, dinî ağırlıklı partiler Agudas Israel, Mizrachi hem İşçi Partisi hem de dinî parti gibi görünen Hapoel Hamizrachi, Siyonist eğilimli Noar Zioni/ Betar başta olmak üzere mevcut siyasi partilerin birer temsilcisi ve bunların oluşturduğu bir sekreterya bulunmaktadır.
Bu siyasi partiler o kadar organize ve etkili çalışmaların içindedir ki kamplarda kalan ve herhangi bir siyasi partinin üyesi olmayanlar, haklarına düşen yardımı almakta sorun yaşamaktadır; çünkü (bazı kaynaklara göre) başta yemek ve yiyecek olmak üzere tüm yardımları bu partiler dağıtmakta ve sadece kendi üyelerini koruyup kollamaktadırlar. Bu durumda aç kalmamak için parti üyeliği temel koşul oluyor.
Terör örgütleri: gelecekte kurulacak İsrael devletinin askerî çekirdeğini oluşturmak için liderlik vasıflarına sahip kimseler arasında Haganah tarafından gizli bir kurs açılır. Haganah ve Irgun/ Ergun gibi Yahudi direniş örgütleri, kamplarda bulunan ve belirli niteliklere sahip olduğu tespit edilen bireyleri, Filistin’e gizli yollarla kaçırarak, bağımsızlık mücadelesi için askerî eğitime tabi tutmuştur.
Eğitim hayatı: beşi yaz kampı, yedisi kış kampı olan bu kamplar zaman içinde Açık Hava Üniversitesi/ eğitim kampı haline dönüşmüştür.
Yahudi Yardım Komitesi kamplarda sayıları bin civarında olan çocuklar için ana sınıfı, kreş, ilkokul açar. Çocuklara yönelik eğitim için özel ihtiyaçlarına yönelik, Filistin ile ilgili ve matematik dersleri olmak üzere haftada toplam 22 saatlik bir program çıkartılır.
Amerikan Müşterek Yardım Komitesi, kamplarda, gençleri, Avrupa’daki farklı Yahudi gençlik örgütleri tarafından organize edilen çeşitli kurslar ve eğitimlere almaktadır.
Çocukların büyük bir kısmı Kamp 65 yaz kampında bulunmakta ve saat 06.00-12.00 arası eğitim almaktadırlar. 65 numaralı kamp doğrudan Kfar Noar26 denilen Çocuk Köyü olmuş ve buraya Filistin’den gelen öğretmenler yerleştirilmiştir.
Bu kampta çocuklara yönelik eğitim faaliyetleri Ocak 1947 tarihinden itibaren şekil değiştirir ve farklı bir boyuta evrilir. Youth Aliyah çerçevesinde çocuklara geleceğe yönelik eğitim verilir.
Yahudi Yardım Birliği, “kamp içinde kamp” adı verilen bir sistem geliştirir ve yaklaşık 50 çocuk bu farklı uygulamadan istifade eder. Çocukların kendilerini özellikle fiziksel ve ruhsal olarak geliştirebilmelerini amaçlayan bu uygulamada, çocuklara daha fazla yiyecek verilir. Günde üç yerine beş öğün yemek yiyen, beyaz çarşaflarda yatan, ders içi faaliyetlerde farklı uygulamalara tabi tutulan çocuklar günlük ortalama 3 bin 800 kalorilik gıda tüketirler. Böylece çocukların geçmişi unutmaları ve rahat bir ortamda sağlıklı büyümeleri hedeflenir.
1947 yılına gelindiğinde Karakol’daki kampta kreş ve anaokulu yanında iki tane de siyasi partiler tarafından açılmış okul bulunmaktadır.
Büyükler için gün boyu verilen eğitimlerde ise modern İbranice, Yahudi tarihi, gelenekler, protokol ve görgü kuralları ve Filistin’deki sosyal hayat, Yahudi sanatçılar, şairler, dinî liderler, edebiyat ve kültür insanlarıyla ilgili dersler bulunur. Bu bağlamda Filistin’den akademisyenler, siyasi parti temsilcileri ve kendi konularında ön plana çıkmış insanlar bu kamplara birkaç günlüğüne gelerek insanları eğitir. Bütün bu faaliyetlerin tek nedeni ise Yahudi göçmenlerin Filistin’e gittiklerinde karşılaşacakları hayata daha çabuk adapte olmalarını sağlamaktır.
Kamplardaki eğitim faaliyetleri konusunda en fazla ön plana çıkan ise merkez yönetimi Hayfa’da bulunan ve yetişkin eğitimini öncelikli hedef olarak tespit eden Rutenberg Vakfı ile genellikle öksüz ve yetim Yahudi çocuklar konusunda faaliyette bulunan Youth Aliyah örgütüdür.
Kamplarda el işi ve meslek edinme: Daha sonraki dönemde İngilizlerin müsaadesiyle saraç, terzi, marangoz, su tesisatçısı ve elektrik ile ilgili mesleki derseler verilir ve atölyeleri açılır. Ayrıca Yahudi sanatçılar da taş ve tahtadan el işi eserler yapmaya başlarlar. Tiyatro ve dans grupları oluşturulur.
Kampların kamuya tanıtılması: Kamplara ilk giren Cyprus Mail olur. 20 Ağustos 1946. BBC ve Reuters muhabirlerinin yanında Kıbrıs’ta yayımlanmakta olan Hürsöz, Vakit, Haber ve Son Dakika gazeteleri adına Türk gazetelerinin ilk girişleri ise 9 Eylül 1946 tarihinde gerçekleşir.
Sağlık hizmetleri: Yahudi Yardım Komitesi göçmenler için doktor ve hemşire bulmak için girişimlerde bulunur ve çocuk gelişimi konusunda uzman doktorlar, kadın doğum uzmanları dâhil doktorlar kamplarda istihdam edilirler.
Bu arada bebek kliniği dâhil farklı klinikler açılır. Kamplarda en yaygın hastalıklar cilt hastalıkları, salgınlar ve psikolojik rahatsızlıklardır.
29 Ağustos 1946 gününden itibaren kamplarda bir göz ve optik servisi açılır. Gözlükler ihtiyaç sahiplerine aciliyet durumuna göre ve parasız verilir.
Ağır hastalar Lefkoşa’daki İngiliz askerî hastanesine kaldırılırlar. Bu hastanede göçmenler için 400 kişilik bir kontenjan ayrılmıştır. Hastanede ebe ve hemşireler, diş hekimleri, psikolog ve psikiyatrlar da görev yapmaktadır.
İsyan girişimleri: tipik Yahudi davranışı olup burada da gerçekleşmiştir. Kamplardaki bir isyan girişimi ise doğrudan Yahudi Yardım Komitesine ait Dikelya’daki büronun yağmalanmasıyla gerçekleşir. Öfke içerisindeki kalabalık ne yaptığını bilmez halde son derece mütevazı döşenmiş büroya girerek her tarafı yağmalayıp kırıp dökerler.
Bu duruma sert tepki gösteren Yahudi Yardım Komitesi, Amerika ve Fransa’daki merkezlerin onayıyla, kamplardaki bütün doktorları, avukatları, eğitimcileri, hemşireleri, işçileri ve diğer çalışanları geri çeker ve kamp dışına gönderir.
Bu olaydan yaklaşık 4 gün sonra yapılan hareketin yanlışlığı belirtilerek Yahudi göçmenler tarafından özür dilenir ve çalışanlar tekrar görevlerine dönerler.
Yukarıdaki şekilde kısaca özetlen kamplar, 10 Şubat 1949’da İsrail Devleti’nin kurulmasından 267 gün sonra, son Yahudi’nin serbest bırakılmasıyla birlikte söndürülür. Böylece 52.000 Yahudi, o dönemki nüfusu yaklaşık 650.000 olan İsrail devleti için hem demografik hem de niteliksel açıdan son derece mühim bir insan kaynağını teşkil etmiştir.
Söz konusu dönemde Kıbrıs, gayri resmî bir nitelik taşıyan ancak oldukça kritik bir işlev gören bir hazırlık okulu vazifesi üstlenmiş; genç İsrail Cumhuriyeti’nin gelecekteki idari, sosyal ve askerî kadrolarını inşa eden adeta bir “insan kaynağı fabrikasına” dönüşmüştür.
Söz konusu Kıbrıs mülteci kampları, İsrail Devleti’nin kuruluş sürecinde ikili bir stratejik rol üstlenmiştir: Bir yandan, göçmen akışını Filistin coğrafyasına ulaşmaktan meneden somut ve idari bir kısıtlayıcı mekanizma işlevi görürken; diğer yandan, bu engeli uluslararası düzeyde aşmaya yönelik sempati ve meşruiyet inşasında kullanılan siyasi bir enstrüman olarak konumlandırılmıştır.
Mülteci kampları, Holokost’tan (?) sağ kurtulan Yahudi göçmenlerin İngiltere’nin maharetiyle tel örgülerle çevrili ortamlarda bir kez daha alıkonulmasını zorunlu kılarak, kapsamlı bir katastrofik durum meydana getirmiştir. Bu koşullar, Siyonist hareketin söylemsel stratejisi açısından son derece etkili bir propaganda aracına dönüşmüştür.
Türklerle Yahudilerin İlişkisi Nedir?
İlk temasın ya da ilişkinin şimdi bahsedeceğim konu olduğunu iddia etmek tarih bilimi ve ticaret hareketleri açısından sakıncalıdır. İber yarımadasında Katolik Hristiyanların egemen olması sonrasında bölgedeki Müslüman ve Yahudiler kovulur. Müslümanlar Mağrib’e gider. Yahudilerin bir kısmı din değiştirir, bir kısmı Büyük Türk’ün (Osmanlı oluyor) gelip kendilerini kurtaracağını düşünerek kalmaya devam eder ve katledilirler. Bir kısmı din değiştirir, bir kısmı ise gemilere biner ve Akdeniz’e açılır. Denize açılanların bir kısmı Osmanlıya sığınır, bir kısmı batar gider ve bu arada Osmanlı Katoliklerden ne kurtarırsa onları Selanik ve Aydın (şimdiki İzmir) vilayetlerinde ikamet ettirir. Bunlara Sefarad Yahudi’si denir. Kastilya İspanyolcasına dayanan ve Türkçenin, İbranicenin ve Balkan dillerinin etkili olduğu Ladino dilini konuşurlar. Böylece macera başlar. Sene 1492’dir.
Osmanlının himayesinde, 400 yıl kadar, barınan Yahudiler, bazen Osmanlının başına gelenlerin aynısını yaşamışlardır. Grekoların ayaklanmalarında (örnek Mora ayaklanmasında 5000 Yahudi) onlar da katledilmiştir. Kısmen de olsa yazgı birliği vardır. Osmanlı korumasında yaşayan Yahudiler ile Hristiyan Ortodokslar anlaşamazdı. Sebep çok basittir. İsa’nın Yahudiler tarafından öldürtülmesidir. Oysa unutulan İsa’nın da bir Yahudi olduğudur. Bir Yahudi’yi bir başka Yahudi grubu Romalılara öldürtmüştür. Ama “kör inanç” bunu başka görüyor: Zaman içinde Hristiyanlar… Yahudilerin tümünün İsa’nın öldürülmesinden sorumlu olduğunu… kabul etmeye başlamıştır. Bu yoruma göre, gerek İsa’nın ölümü sırasında hazır bulunan Yahudiler gerekse de tüm zamanlarda, toplu olarak Yahudi halkı, tanrı öldürme suçunu işlemişlerdir. 2.000 yıllık Hristiyan-Yahudi tarihinde de tanrıyı öldürme suçlaması, Avrupa ve Amerika’daki Yahudilere karşı nefrete ve cinayete dönüşmüştür.
Vatikan, 1965 yılında, basitçe “Yahudilik ve İslam başta olmak üzere diğer dinlere saygıyı, diyaloğu teşvik etme” anlamını taşıyan Nostra Aetate (zamanımızda/ çağımızda demektir) ilan etmişse de Hristiyanların içindeki “tanrı katilliği” inancı ortadan kalkmış değildir. Dinsel inançların, insan aklını nasıl yok ettiğine bakar mısınız?
Kan İftirası
Grekolar, bağımsız olduktan sonra Megali İdea fikrine saplanmıştır. Mora Yarımadasındaki katliamı ve neleri var neleri yok bırakıp Korfu Adasına kaçmak zorunda kalmalarını unutmayan ve bu arada Osmanlıya sadık kalan Yahudiler ile o zamanki ve şimdiki Avrupa’nın şımarık çocuğu ve Megali İdea peşindeki Grekolar arasındaki inanç kaynaklı husumet zamanla daha da büyür. En yakın, en çarpıcı örnek: Birinci Balkan Savaşında 9 Kasım 1912 günü Osmanlı Selanik’i terk ederken en büyük zararı Yahudi mahalleleri gördü, Grekolar hepsini yaktı. Neredeyse Yahudi nüfusun en yoğun yaşadığı bu şehirde hiçbirine kalma hakkı tanınmadı. On binlerce Türk’le birlikte Yahudiler de öldürüldü. Büyük bir çoğunluğu İzmir’e ve İtalya’ya kaçtı. Bu sebeple Mütareke dönemi ve Kurtuluş Savaşı sırasında Osmanlının Yahudi cemaati, işgalci Grekolarla iş birliği yapmadı ve Kurtuluş Savaşını destekledi.
Bu arada üzerinde durulması gereken geleneksel kin ve nefret meselesi vardır ve buna Kan İftirası denir. Adı üzerinde, iftira ama kör inanç iftira miftira dinlemez, akılsızlık üzerine kurulmuştur zira, akıldışıdır. Ama amaçlanan gerçekleştirilir, her iki inancın arasındaki uçurum derinleşir. Nedir bu kan iftirası? Yahudilerin, Orta Çağ’dan bu yana, Hristiyan çocuklarını dini ayinlerde, özelikle Hamursuz Bayramı’nda, kanlarını kullanmak amacıyla öldürdüklerine dair uydurulan ve hiçbir temeli olmayan söylemdir. Aslında tam olarak “Yahudilerin Hristiyan çocuklarını, aynen İsa’da olduğu gibi, çarmıha gererek, işkence ederek ve kanlarını kupalarda toplayıp ritüellerde (matsa/ hamursuz bayramında yenen ekmek yapımında) kullandıkları” iddiasıdır. Resmen akıllara ziyan, ilahlara insan kurban etmek gibi bir şey… kimse “neden orta çağdan itibaren, niye başlangıçtan (İsa’nın öldürülmesinden) itibaren değil” diye sormuyor. Dedik ya, inançlar akıldışılıkla hayat bulur.
Tarih boyunca Yahudi topluluklarına yönelik kıyım ve cinayetlere zemin hazırlayan bu yalan, genellikle açıklanamayan çocuk ölümlerini Yahudilerin üzerine yıkmak için kullanılmıştır. İlk büyük çaplı kan iftirası 1144’te İngiltere’de Norwichli William vakasıyla ortaya çıkmıştır. En bilinenleri Lincolnlü Küçük Aziz Hugh (1255), Trentli Simon (1475) vakaları ile bizi ilgilendiren 1840 Rodos kan iftirasıdır. Bu asılsız iddialar yüzünden yüzyıllar boyunca binlerce Yahudi işkence görmüş, linç edilmiş ya da uydurma mahkemelerle idam edilmiştir.
1840 yılında Rodos adasında yaşanan Kan İftirası, bir Yahudi katliamına dönüşmeden zar zor önlenebilmiştir.
1856 yılında Balat Kan İftirası, Tanzimat reformları ile getirilen yeniliklerden olan tüm gayrimüslimlere eşit haklar sağlanması, Hristiyan tebaa arasında Yahudilere karşı kin-nefret gerekçesi olmasından kaynaklanır.
Gelenekleşen bu kin ve nefret söylemi, 1870 yılından sonra neredeyse tüm Anadolu, Trakya ve Ege’de ve neredeyse her yıl benzer olayların yaşanmasına neden oldu. Bu eylemlere Rumların yanı sıra Ermeniler ve diğer azınlıklar da katılardı.
Osmanlıdan bağımsızlığını alan Grekolar, kan iftirası eylemine devam etmişlerdir. Bu topraklarda laik cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana böyle bir olay yaşanmamıştır.
14 Mayıs 1948 yılında İsrael devleti kurulur. Türkiye, 28 Mart 1949’da tanır. İsrael nezdindeki ilk diplomatik temsilcilik ise 7 Ocak 1950’de açılır.
Türkiye, batı blokuna dahil olmak istediğinden, ülkenin yönetiminde bulunan o zamanın yöneticileri, batının yavrusu olan İsrael’i kabullenmekte bir sorun görmedi. Oysa, geçmişleri sorunlarla dolu olan ve zaten son Yahudi devletinin kuruluş aşaması onlarca sorun yaratabilen bir etniğin kısa zaman sonra yeni sorunlar doğuracağını görmemek için kör ya da siyasetçi olmak gerekmektedir. Bunlarda her ikisi de mevcuttur.
Türk devleti ile İsrael başlangıçtan beri iyi ilişkiler içinde oldular. Türkiye, ağzının yandığı Araplarla olan ilişkisinde mesafelidir. Türkiye’nin mesafeli duruşu Grekoların işine gelmiştir. Zaten aralarında kan iftirası olan iki etniktirler ve birbirlerinin düşmanlarına yanaşmaları gayet doğaldır, Grekolar Araplarla iyi ilişkiler içindedir. Tipik bir “düşmanımın düşmanı dostumdur” vakası.
1952 yılında Türkiye’nin gündemine Kıbrıs’ın sokulması. Konuyu yukarıda yeterince ele aldık.
1952 yılında Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes İzmir Ekonomik Fuarında İsrail standının açılışını gerçekleştirdi. Bu dönemde Türkiye ve İsrael her fırsatta birbirlerine yakınlık gösterdi. Fakat bu yakınlık Arap dünyası tarafından pek hoş karşılanmadı. İsrail Genel Kurmay Başkanı Moshe Dayan’ın Türkiye ziyareti Arap ülkeleri tarafından eleştirilere sebep oldu. İki ülke arasında askeri ittifak yapıldığına dair haberler Arap basınında yerini aldı. İsrail mallarının Türk damgası adı altında Arap ülkelerine sokulduğu da ayrı bir eleştiri konusu oldu. Türkiye-İsrail arasında sosyal ve spor alanlarında da gelişmeler görüldü.27
1956 Süveyş Kanalı Krizi: Mısır, Nasır liderliğinde Süveyş kanalını millileştirir. İngiltere, Fransa ve İsrael bu ülkeye savaş açarlar. Devreye ABD ve SSCB girer. Savaş biter. Savaşta Mısır fiziken yenilse bile siyaseten kazanır ve Arapların liderliğine oynamaya başlar. Kanal Mısır’ın milli malı olur, İngiltere ve Fransa Ortadoğu’dan tamamen çekilmek zorunda kalır. İsrael işgal ettiği Sina yarımadası ve Gazze’yi Mısır’a iade eder. Türkiye bu meselede tarafsızlığını korumuş olmakla birlikte Mısırı eleştirmiş ama millileştirme hakkına saygı duymuştur. Sadece tazminat konusunda ödenmesini vurgulamıştır. Arapların tepkisini çekmemek amacıyla, İsrael’e dostluk maçına giden Beşiktaş’ı geri çağırmıştır, Filistin’e insani yardımda bulunmuştur.
1958 yılında, Türkiye İsrael ile gizli Ankara İttifakını imzalar.
1967 Arap- İsrael (altı gün) Savaşı: bu savaşta kamuoyu Arapları tutmuştur. Hükümette olan Adalet Partisi’nin Hükûmet programında yer alan “Orta Doğu’daki ve Mağripteki kardeş Arap ve Müslüman memleketler ile her türlü şüphe ve tereddütten uzak, hakiki ve yakın bir dostluk kurmak ve çeşitli sahalarda verimli bir iş birliğini geliştirmek başlıca amaçlarımızdan biri olacaktır… Arap memleketleri meşru davalarında Türkiye’nin anlayış ve desteğini görebilirler.” ifadesiyle Arapların yanında yer aldığını açıkça belirtmiştir. Türkiye’de sağ ve sol çevreler Araplara karşı izlenecek politikada birleşmişlerdir.28
Ancak uygulamada Türkiye tam tarafsızlığı tercih etmiştir ve hatta süreç esnasında milli güvenlik kurulunun toplanmasını ve konunun görüşülmesi isteklerini, başbakan, savaşan taraf değiliz diyerek kabul etmemiştir.
1973 Arap- İsrail (Yom Kippur) Savaşı: Türkiye bu savaşta da genel olarak tarafsız kaldı. Ayrıntılarda Araplara kolaylık sağlanmış olabilir ancak bu taraftarlık manasına gelmez.
1991 ve 2003 Irak Harekâtı: aklı başında olan herkesin gördüğünü yine beyan edelim. Irak İsrail için güçsüzleştirildi ve bölündü. Önceki iktidarın Irak’ın toprak bütünlüğüne dışarıdan müdahaleye olumlu bakmadığını gören ABD, Türkiye’de bir iktidar değişikliğine giderek Irak’ın toprak bütünlüğüne saygı duymayanları iktidara getirdi. Hal böyle olunca, Irak savaşı başladı ve Irak İsrael’in politikalarına engel olamaz konuma getirildi. Böylelikle İran’a hava taarruzlarında Irak hava sahası kullanılabilir oldu, Irak bölündü ve kuzey kısmı Kürtlere bırakıldı. Türkiye, her ne kadar topraklarını kullandırmamış gibi görünse de ölen ve yaralanan ABD askerlerine dua eden İslamcılar yüzünden Irak’ın bölünmesine yardım etmesiyle tarihe geçmiş oldu.
Kürecik Radarı, 2010: Türkiye NATO Balistik Füze Savunma sisteminin en önemli sensörü olan X Bant radarının kendi topraklarında kurulmasına 2010 NATO Lizbon Zirvesinde onay verdi. ABD Avrupa Kuvvetleri (USEUCOM) kontrolünde işletilen bu radar sistemi Romanya ve Polonya’da kurulu olan atmosfer dışı füzelere müdahale edebilme yeteneğine sahip Amerikan SM 3 yüksek irtifa hava savunma füze sistemlerine bilgi vermektedir. Her ne kadar Türkiye bu radar istasyonuna sadece NATO maksatları için kullanılma koşulu ile izin vermiş olsa da bilgilerin, USEUCOM tarafından, İsrail’e gönderilmesini önleyecek teknik ve idari kontrole sahip değildir.
2011 yılında Suriye’de iç savaş çıkartılmasına yardım ve yataklık eden Türkiye, güçsüz ve İsrail güdümünde bir Suriye devletini kendi elleri ile yaratmış oldu. İsrael, kendine düşman ülkeleri birbirine ayak oyunları yaptırarak teker teker oyun dışına atıyor. Zaman içinde Suriye’de de özerk Kürt bölgesi oluşturulacak ve bunun olgunlaştırılması yine Türkiye’de ve Türkiye eli ile yapılmaktadır. Çözüm süreci adı altında çözülmeye doğru hızla gidiliyor. Türkiye sayesinde, İsrael, Suriye hava sahasını da sorunsuzca kullanacak duruma geldi.
Türklerle Yahudiler Hiç Savaştı Mı?
En belirgin şekilde birinci dünya savaşında karşı karşıya gelindi. Çap, askeri manada, büyük olmamakla birlikte siyasi ve ideolojik manada çok büyüktür.
Siyon Katır Birliği: Ben-Gurion’un ihanet telakki etmesine rağmen Jabotinskiy “Siyon Katır Birliği” kurmuş ve Çanakkale’de Türklere karşı savaşmasını sağlamıştır. Bunun Balfour Deklarasyonunun oluşmasına katkı sağladığı gerçektir.
Yahudi göçünün temelinde 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu yatmaktadır. Bunun ardından Yahudiler arasında İngiltere’ye karşı bir yumuşama ve esneklik ortaya çıkar ve yaklaşık 18 bin Filistinli Yahudi İngiliz ordusunda görev yapmaya başlar.
Yahudi Lejyonu: 1917–1921, Birinci Dünya Savaşı’nda, Filistin Cephesinde Türk birliklerine karşı savaşmak için, Büyük Britanya Ordusu’na bağlı olarak kurulmuş ve askerleri gönüllü Yahudilerden oluşan Britanya askeri birliğidir.
Yahudi Lejyonunun temel amacı Yahudi devletini kurmaktı. Ancak bunda başarılı olamadı. Başarılı olamamasına rağmen, istenilen devletin kuruluşuna giden süreçte önemli görevleri oldu. Lejyon’da görev yapmış birçok asker, terhis edildikten sonra Filistin’e yerleşip burada yasadışı bir Yahudi silahlı örgütü olan ve Britanya devleti tarafından daha sonra terör örgütü kabul edilerek yasaklanacak olan Haganah örgütünü kurdular. Haganah ile birlikte Irgun terör örgütü, Filistin bölgesinde Araplar ile Yahudiler arasında yaşanan sürtüşmelerde Yahudi yerleşim yerlerini korumada ve Arap yerleşim yerlerine saldırmada büyük fayda sağlayacak bir yapılanma oldu. Haganah zaman içinde İsrael savunma kuvvetlerinin temelini oluşturdu.
Taburların kurulmasının birkaç nedenini sıralamak mümkündür: bölgedeki Osmanlı- Türk hakimiyetine son vermek, savaş deneyimi kazanmak ve savaştan sonra yeni bir dünya düzeni kurulduğunda, İngiltere İmparatorluğuna verdikleri katkıdan dolayı Filistin bölgesinde bir Yahudi devleti kurulmasını sağlamak…
Yahudi birliği kurulması fikrini ortaya Pinhas Rutenberg, Dov Ber Borochov ve Jabotinsky attılar. Ancak birliğin kuruluşunu Jabotinsky ile birlikte Joseph Trumpeldor gerçekleştirebildi.
Jabotinskiy’in kurduğu bu lejyonun, İngilizlerce, bu cephede alınan galibiyete büyük destek verdiği tarihi gerçektir. Aslında bu davranışı kendi yetiştirilmesine çok ters idi. İsrael devletinin kurulmasının, İngiliz yardımı ile olabileceğini gördü ve Ruslara olan kinini ve nefretini kalbinin derinliklerine gömerek Osmanlıya karşı eylemlere girişti. Çünkü İngilizlere dost olabilmek Ruslara dostça bakmayı gerektiriyordu.
Dünya genelindeki Yahudilere İngiliz imparatorluğu ve Siyonizm için savaşmaları yönünde bir çağrı yapıldı. Rusya ve ABD de dahil olmak üzere birçok ülkeden çok sayıda Yahudi gönüllünün katılmasıyla beş tabur oluşturuldu ve Kraliyet Ordusu’na entegre edildi. Bu piyade birlikleri; genel olarak “Yahudi Lejyonu” olarak anılıyordu ancak Yahudi lejyonu ismi resmi bir isim değildi. Eğitilen bu yeni birlikler 38., 39., 40., 41. ve 42. piyade taburları olarak belirlendi. Yahudi Lejyonu, Suriye ve Filistin Cephesi’ne sevk edildi ve burada savaşıp birçok kayıp verdiler. Daha sonra sayıları ancak bir tabur oluşturabilecek kadar azaldı. Savaş sırasında Osmanlı ordusunda görevli olup da ordudan firar ederek Lejyona katılan çok sayıda Osmanlı Yahudi’si de vardır.
Bu birliğin, daha doğru anlatımla, 38’inci taburun çekirdeğini oluşturan askerler daha önce Gelibolu’da Osmanlı Ordusuna karşı mücadele etmiş olan 120 kişilik Siyon Katır Birliğine bağlı Yahudi askerlerdi. Taburun subaylarının üçte ikisi Yahudilerden oluşuyordu. 38’inci tabur Osmanlı ordusuna karşı yapılan savaşa katılan ilk Yahudi birliğidir.
Grekistan ve İsrael ilişkisi:
Grekoların Yahudilere ve İsrael’e bakışında inanç ögelerinin ve tarihsel mirasın önemli etkisi vardır, hep mesafeli kalmıştır ve kurulduğunda hemen tanımamıştır. Diğer yandan Grekoların Türk düşmanlığı ve ABD/ AB ekseninde hareket etmesi mesafeli yaklaşımını yıllar içinde değiştirdi. Grekolar, Akdeniz çanağında, Arap dünyası dışındakiler içinde İsrael’i tanıyan en son ülkedir, 15 Mart 1991.
Geç tanımanın pek çok nedeni vardı. Yunanistan İkinci Dünya Savaşı sonrası genelde Amerikan karşıtı bir politika izledi. Enerjide Araplara bağımlı bir devlet olarak Arap’ları karşısına almadan yakın durmayı tercih etti. Türkiye’nin geleneksel Arap Dünyasına uzak durma siyasetine karşı Yunanistan bu ülkelerle yakın ilişkiler geliştirdi.
Marshall Yardım Planı, Truman doktrini ve NATO üyeliğinden sonra ABD’nin bir vekiline dönüşen Türkiye’ye İsrail’e yakın durma ve destek görevi verildi. Türkiye bu rolünü Arap dünyasını da karşısına almayacak şekilde 2009 yılına kadar sürdürdü. Bu nedenle Yunanistan’ın İsrail’i geç tanımasındaki temel nedenlerden birisi de Türkiye ile denge arayışı olmuştur. Türkiye, İsrail’e yaklaştıkça Yunanistan uzaklaşmıştır. Örneğin 1967 Arap İsrail savaşında Yunanistan Arapların yanında durmuştur. 1973 Yom Kippur harbinde İsrail’in Amerikan yardımı gelmese neredeyse büyük bir darbe alacağı ortamda Washington’u Araplara karşı nükleer silah kullanma tehdidi ile yanına çekerek Nickel Grass operasyonu sayesinde büyük askeri yardım alarak savaşı kazandığı bilinmektedir. Bu harpte Yunanistan Avrupa’daki Amerikan üslerinden İsrail’e yardım getiren Amerikan askeri uçaklarına hava sahasını ve meydanlarını açmadı. Aksine Mısır’a destek sağlayan Sovyet uçaklarına hava sahasını açtı. Benzer şekilde Akdeniz’de Sovyet 5. Eskadra’sı gemilerine karasuları içinde demirleme yerleri verdi ve destek imkanları tanıdı.29
Grekoların İsrael ile yakınlaşmaları 1980’li yılların başından itibaren başlar. 1981 yılında Grekistan AB’ye tam üye olur. Bu üyelik politikalarını ABD ve AB ekseninde yeniden yapılandırmasına neden olacaktır ve böylelikle ABD’ye olan uzaklığını terk ederek daha yakın iş birliği sürecine girecektir. Bu süreç İsrael ile yakınlaşmasına evrilecektir zaman içinde.
1991 yılında Soğuk Savaşın ABD lehine sonuçlandığını ve dünyanın tek kutba evrildiğini göz önüne alırsak Grekistan tek kutbun peşine takılmasına ve onun İsrael ile politikalarına uyum sağlamasına neden olmuştur.
1996 yılının ocak ayında gerçekleşen Kardak krizinde ABD Türkiye’yi muhatap almıştır ve savaşın önlenmesinde iki ülke genelkurmay başkanlarının görüşmesi etkin olmuştur. Bunu net bir şekilde anlayan Grekolar, Türkiye üzerine baskıyı NATO, ABD ve AB ilişkileri bağlamında kuracaktır.
2009 yılında İsrael Doğu Akdeniz’de doğalgaz yatakları bulduğunu ilan ediyor. Böylelikle bölge birdenbire önem kazanıyor ve kıyısı olan her devlet doğalgaz arama derdine düşüyor. Bu arada GKRY, bir ada devleti ve adaların kıta sahanlığı olmamasına rağmen, hak iddialarında bulunuyor. Bu süreç Grekistan- GKRY ve İsrael arasında “deniz sınırlandırma” anlaşması imzasına kadar gidiyor ve hatta bu üçlünün aralarındaki anlaşmayı Türkiye’ye karşı savunma ve iş birliğine kadar götürdüğü dahası ortak tatbikatlar yaptığı gözlemleniyor. 28 Ocak 2016 tarihinde bu üçlü, Lefkoşa’da, başbakanlar seviyesinde görüşürler. AB ve her üç ülkenin enerji güvenliğine katkıda bulunacak ortak enerji projelerinin ilerletilmesi üzerinde anlaşırlar.
Onlar bu geleceği planlarken, Türkiye’de iktidar ve orkestrası, ordusuna kumpas kurarak donanmasını zayıflatmakla ve doğu Akdeniz’i İsrael’in, Mısır’ın ve Rumların eline bırakmakla meşguldür. Biraz daha geri gidiyoruz ve Kıbrıs’ın tümümün Rumlara verilmesi projesi olan Annan Planına geliyoruz. 2002 yılında iktidar olanlar, bu plana evet diyenlerdir ve tüm KKTC vatandaşlarının da evet demesini isteyenlerdir. Bunun yanında İsrael’in planlarına hizmet eden açılım süreci başlatılmış ve dört ülkeden toprak çalarak devlet oluşturması istenen Kürt devleti projesinin değirmenine su taşınmıştır. Hal böyle olunca ve ülkenin dinamikleri başka yönlere çevrilince bölgede inisiyatif kaybedilmiştir. Doğu Akdeniz, mevcut haliyle Türkiye’ye bir yarar sağlamaktan uzaktır ve sorun yumağıdır.
Grekistan, İsrail ve Kıbrıs arasında enerji, güvenlik ve ekonomik iş birliklerini teşvik eden Greko- İsrael İttifakı 2013 yılında ABD Kongresin nezdinde kuruldu.
Amerikan Helenik Enstitüsü (AHI) ve Amerikan Yahudi Komitesi (AJC) gibi kuruluşlar, ABD’de yürüttükleri ortak lobi faaliyetlerini artırdılar ve böylelikle ABD’nin Doğu Akdeniz politikasının belirlenmesini kendi istekleri yönünde etkilediler.
Yahudiler 2009 sonrası Grekoların icra ettiği, Türkiye aleyhindeki, tüm deniz ve hava tatbikatlarına katıldı. Grekolar, Türkiye’ye karşı Yahudilerden hava savunma füze sistemleri satın almayı planlıyor.
Bu arada Grekistan ve GKRY Yahudiler için, zor zamanlarda, sığınılacak rahat bir yer olarak görülmeye başlandı. 12 gün savaşında tekne sahipleri teknelerini GKRY ve Grekistana kaçırdılar. Ülkelerini tamamen terk eden Yahudilerin bir kısmı bu iki ülkeye yerleşti. Şu anda devam eden savaştan kaçan Yahudilerin de ilk duraklarının, bazıları için ise son duraklarının yine bu iki ülke olacağı kesindir.
GÜNÜMÜZDE YAHUDİLERİN KIBRIS ADASINA OLAN İLGİLERİNİN NEDENLERİ
Siyonizm’in kurucusu Herzl Kıbrıs’ı ele geçirmeyi ve Haziran 1896’da Filistin karşılığında Türkiye’ye teklif etmeyi düşünmüştür. Siyonist strateji açısından bakıldığında, Kıbrıs’ı sömürgeleştirmek ve Filistin işgalini başlatmak için bir üs veya “gözetim noktası” oluşturmak istendiğini görebiliriz.
1902 yılına gelindiğinde, Theodor Herzl, Lord Rothschild’a bir mektup yazar ve Kıbrıs’tan bahseder: “Kıbrıs’ı düzene sokmalıyız. Kıbrıs’tan Müslümanlar gider, Rumlar topraklarını satar. Filistin, Yahudiler için çok küçük, bu nedenle Filistin’e yakın bir yer sağlamamız gerekiyor. Filistin’e Kıbrıs da dahil edilmeli.”
Siyonist David Trietsch30 1899’daki Üçüncü Siyonist Kongresi’nde yaptığı bir konuşmada “Yahudiler, Avrupalı yerleşimciler için uygun topraklara sığınmamalı, çünkü bu tür ülkelerde direnişle karşılaşacaklardır. Ayrıca tropikal bölgelere de verimli bir şekilde yerleşemeyeceklerdir. Bu koşullar göz önüne alındığında, Kıbrıs Yahudi yerleşimi için en uygun yerdir. Ada, Avrupalı yerleşimciler için bir çekim merkezi olmasa da iklimi Avrupalılar için uygundur ve özellikle İsrail’e yakınlığı, ona bir geçit görevi görmesiyle öne çıkar” demiştir. Büyük Filistin yaratmak peşindedir.
Aynı Trietsch, 1893 yılında Kıbrıs’a ne yapılması gerektiği konusunda arzusunu dile getirmiştir: “İngilizlerin ne yapacağını bilemediği bir toprak parçasıydı burası; öte yandan, her yerde Yahudiler kardeşleri için bir yerleşim yeri arıyordu… Kıbrıs, Filistin’in hemen yakınındaydı. Yahudiler arasında Filistin’i sömürgeleştirme arzusu olduğunu biliyordum, ancak bu… Türk hükümetinin tutumu nedeniyle gerçekleştirilemedi. O zamanlar bana öyle geliyordu ki, Eski Topraklara dönüş gibi doğal ve güzel bir fikir, İngiltere’nin orada kalıp kalmayacağına bakılmaksızın, Kıbrıs’ta bir sömürgeleştirmeyle gayet iyi bir şekilde birleştirilebilirdi.”
Temmuz 1919’da İngiliz diplomat Cecil Gosling, Kıbrıs için yeni bir Siyonist yerleşim planını Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdi. David Treitsch tarafından sunulan ve Kıbrıs’ın Siyonistler tarafından sömürgeleştirilmesini savunan bir belgeyi de ekledi.
Bu belgede, Treitsch, Filistin’in “Yahudi ırkı” için çok küçük olduğunu ve Yahudi yerleşimcilerin yayılması için Filistin’e yakın bir “alanın” sağlanmasını gerektirdiğini ileri sürmektedir. Bu alan Kıbrıs, Rodos ve El Ariş’i kapsamaktadır. Yine bu belgeye göre, Filistin’in işgali ile ilgili olarak kullanılanlara benzer argümanlar sunulmaktadır. Kıbrıs, neredeyse hiç nüfusu olmayan bir toprak parçası olarak, Siyonist işgali altında gelişecek, “sorun” olarak gösterilen Grekolardan sayıca fazla olacak zengin sanayici ve tarımcı Yahudiler tarafından doldurulacaktı.
Siyonist hareketin, Filistin işgalinin bir uzantısı olarak Kıbrıs’ı güvence altına alma çabaları, 1948 nekbe/ nakba’sı (Arapça büyük felaket demektir) sırasında yaklaşık bir milyon Filistinlinin etnik temizliğini gerektiren Filistin’de bir İsrail “devleti” kurulmasından hemen önce, 1947’ye kadar devam etti.
Yukarıda, Yahudilerin ilk olarak Kıbrıs adası ile tanışmalarının MS 70 yılında olduğunu gördük. Kendileri gitmediler, sürüldüler. Filistin roma yönetimindeyken, çıkardıkları bir isyan çok sert bastırılır ve Yahudiler parçalara ayrılarak Filistin dışında yerlere sürülürler. Bunlardan birisi de Kıbrıs’tır.
Jeostratejik ve Jeopolitik Nedenler
-Siyonistlerin Kıbrıs ile ilgili söylediklerinden sonra konunun “ada devleti- kıyı devleti” çekişmesinde beden bulduğunu değerlendirmek mümkündür. Her iki devlet kavramı, yazının başında kısaca açıklandı. Üçüncü Yahudi devletinin kurulduğu günden beri uyguladığı eylemlere bakıldığında adanın tamamını elde etmek, elde edemese da her yönü ile kontrolü ve kullanımı altına almak isteğinde olduğu görülüyor
-Doğu Akdeniz’in iktisaden ve siyaseten kontrol altına alınmak istenmesi
-Filistin’e yakınlığı ve Doğu Akdeniz hakimiyetine giden yolu açması ve hakimiyeti güçlendirmesi. Kıbrıs’a sahip olan Doğu Akdeniz’e sahip olur retoriği.
-İsrael’in çıkardığı doğalgazın AB’ye nakli yolunun üzerinde olması
-bölgesel güvenlik açısından çok kritik bir coğrafyada bulunması
-İsrael- AB ticaret yolu üzerinde bulunması. Bunun yanında INDIA- MIDDLE EAST- EORUPE ECONOMIC CORIDOR/ HİNDİSTAN- ORTA DOĞU- AVRUPA EKONOMİK KORİDORU (IMEC) gerçeğini kullanmak istemesi. IMEC, Hindistan üretimini küresel tüketiciye ulaştırmak için kurgulanan ve küresel ticaretin bir parçası olarak küresel ticareti ve bağlantıyı ileriye taşımayı amaç edinen çok uluslu bir altyapı tasarımıdır. 9 Eylül 2023 tarihinde, Yeni Delhi’de gerçekleştirilen G20 Zirvesinde resmen duyurulan ve bahsi geçen üç bölgeyi birbirine demiryolu ve denizyolu ile bağlayan bir tasarımdır. İçinde yaşadığımız yüzyılın ticari can damarlarından biri olması bekleniyor.
Kıbrıs, bu tasarımın en önemli halkalarından biri olabilecek coğrafi konuma sahiptir. Şimdilerde İsrael, Grekistan ve GKRY’nin araları oldukça iyidir ve İsrael bunu IMEC üzerinden pekiştirmek istiyor.
-çok kritik stratejik barınma ve depolama üssüdür. Aynı zamanda arka bahçedir. Derinliği olmayan İsrael’in yeniden toparlanma bölgesi görevini görebilir. 12 gün savaşında ve şimdikinde olduğu gibi sivilleri, hasta ve yaralıları tahliye edebileceği yerdir.
-hem İsrael devletine doğru hem de İsrael devletinden Batıya doğru bir sıçrama tahtası görevi görüyor
-üçüncü Yahudi devletinin güvenliğinin sağlanması. Kör inançları gereği Kudüs, bunlar için, değerlidir. Kıbrıs Kudüs’e çok yakın olduğundan destek üssü olarak öne çıkıyor.
Yaşamın Kolay Olması
-ucuzluk-adaya hâkim olan hoşgörü iklimi
-çok kültürlü yapısı
-mevsim koşullarının çekiciliği
-doğa güzellikleri ve harika plajların varlığı
-vize ve yerleşim kolaylıkları
-mülkiyet ve yatırım haklarının ve güvenliğinin kolayca ele edilebilir olması
-ülkeye duyulan güven
-ucuzluk
Dinsel Nedenler
Bunun kapsamı, gizli emeller ile açıklanabilmektedir. Uzun vadede adayı ele geçirmeyi planlamaktadırlar. Yahudilere göre Kıbrıs vaat edilen topraklar içinde sayılıyor. Kıbrıs’ın bu kavram ile hiçbir alakasının olmadığını, bunların etnik olarak adayı ilk kez MS 70 yılında gördüklerini ve o zamana kadar vaat edilen toprak kavramının zaten oluştuğu tarihsel gerçekler ışığında yukarıda açıklandı. Buna rağmen “ayak tabanınızın basacağı her yer sizin” yaklaşımı ciddiye ve dikkate alınacak bir yaklaşım değildir. O zaman, es kaza bir Yahudi dünyanın uydusu olan Ay’a gitse orası da onların olacak ya da Marsa gitse… Tamamen sakat bir düşünce.
Kıbrıs Adasındaki Toprak Tipleri
Annan planı ile birlikte dört tip toprak türü olduğu tescillenmiştir.-Türk Malı (1571’den beri)
-Rum Malı (1571’den beri)
-Eşdeğer Topraklar (1974 Barış Harekâtı sonrası göç eden Türk ve Rumlara, bıraktıkları mallara karşılık verilen topraklar)
-Tahsis Topraklar (1974 sonrası Türkiye’den Kuzey tarafının nüfusunu artırmak için Türkiye’den gönderilen göçmenlere verilen topraklar).
Bu arada, KKTC’nin kabul ettiği ama GKRY’nin kabul etmediği ve bu nedenle geçerli olmayan Annan Planında, hangi malın devredileceği ya da devredilmeyeceği vb. tüm sorunlar ortaya konmuştur. Bu plan ile ortaya konan birçok öneri her iki toplum tarafından, plan kabul edilmemesine rağmen, kısmî olarak uygulanmıştır.
Pekâlâ, satılan toprak türlerine bir bakalım.
El değiştiren topraklar arasında ilk sırada eşdeğer tapulu olanlar geliyor. Peşinden Tahsis topraklar gelmektedir. Daha seyrek olarak da Türk ve Rum malları satılmıştır.
Eşdeğer ve tahsis tapulu olanların el değiştirmesi, zaman içinde, Türk- Rum anlaşması gerçekleşirse, sorun teşkil edeceğini değerlendirmek için müneccim olmaya gerek yok. Özellikle de tahsis tapulu olanları satanlar, şu anda, Kıbrıs’ta değillerdir bile… ancak, aynı yöntemi GKRY de uygulamaktadır. Onlar da bu tür toprakları Yahudilere satıyor ya da İsrael ordusuna üs olarak veriyor.
Olası anlaşma sürecinin sonunda KKTC tarafına, böylesi bir durumda, çıkacak tazminatın 20 milyar € dolaylarında olabileceği söylenmektedir.
Buna örnek olarak şu gelişmeyi gösterebiliriz. Rumlar çeşitli vesilelerle Kuzey’de çok sayıda mülkün KKTC vatandaşı yapılan Yahudiler tarafından satın alınması ile ilgili rahatsızlığını dile getirmiş ve yakın bir zamanda Simon Mistriel Aykut’u tutuklayarak hakkında yüzlerce davayı gündeme getirmiştir. Konuyla ilgili haber şu şekildedir: “Kuzeyde kalan Rum malları üzerine inşaat yaparak, sahibinden habersiz başkasına satış yaptığı iddiasıyla tutuklanan Afik Group Direktörü Simon Mistriel Aykut’un tutukluluk süresi, bugün çıkarıldığı mahkeme tarafından 6 gün daha uzatıldı. Mahkeme ayrıca Aykut’un şirketinin yönetim kurulu üyelerinin de tutuklanmasına yönelik karar üretti.”
Rumların konuyla ilgili takınmış olduğu tutum bize şunu göstermektedir: Kıbrıs görüşmelerinde artık KKTC vatandaşı yapılan yabancıların da satın aldığı mülkler görüşme masasında bir sorun olarak karşımıza çıkacaktır.31
KKTC ve Yahudi Etkinliği
KKTC’de Yabancıların Mülk Edinme Yolları
Yüzölçümü 3.355 km², nüfusu ise 400.000 bile olmayan KKTC’de yapılan 2003 seçimlerinden sonra Yahudilerin mülk edinmeye başladığı görülmektedir. O dönemde başbakan, Mehmet Ali Talat’tır. Toprak satımında ilk eylem olarak Yenierenköy bölgesinde yat limanı ve buna bağlı olarak beş yıldızlı bir otel yapımı gündeme geliyor. Yat limanı yapılıyor ancak gelen tepkiler üzerine otel yapılamıyor. Bu işte ön ayak olanlar başbakanın “özel görüşmecisi” sıfatını taşıyan Özdil Nami ve nedense, çok sayıda Yahudi firmasının danışmanlığını yürüten eski ticaret odası başkanı olan Erdil Nami’dir. Bu ne demek oluyor diye düşünülebilir ve yanıt olarak da Türkün Türk’ten başka düşmanı yoktur verilebilir.
Tarihi bir gerçek olarak, Filistin’de toprak satın alarak (%6) işgale zemin hazırlayan Yahudilerin, Kıbrıs’ta (şu anda %8) da benzer şekilde hareket ettiğini, demografik yapıyı değiştirmeye, mülkiyet hakkıyla öne çıkmaya çabaladığını resmi makamlarda bulunanlar “yarı resmi”, kamuoyu ise haykırarak beyan etmektedir. Kıbrıs Ulusal Birlik Partisi Milletvekili Yasemin Öztürk yaşanan gerçeği “Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, Kıbrıs’ı Filistin’den sonraki ikinci kutsal vatan ilan etmişti. Binyamin Netanyahu da her fırsatta hedeflerini kutsal kitaplarına göre belirlediklerini ve ‘vadedilmiş topraklar’ ideali için savaştıklarını söylüyor. İşte bu sebeple vatanımız çok büyük bir tehdit altında. 100 yıl öncesi Filistin’de yaşananlar Kıbrıs’ta tekrar ediyor. Kıbrıs hızla yeni bir sürgün felaketine sürükleniyor. Bugün tedbir alınmazsa Gazze’yi yakan Siyonist uçaklarını Kıbrıs semalarında, işgal tanklarını Lefkoşa, Gazimağusa, Güzelyurt’ta görebiliriz. Bu Siyonist işgal bize Rumları bile aratır” şeklinde açıklamaktadır.32
Durum buysa ya da böyle olduğundan şüpheleniliyorsa sorumlu ve yetkili makamlarda bulunanların konuya eğilmesinde kesinlikle sonsuz yarar var. İstismar edilen yasaların yeniden düzenlenmesi gerektiği açık. Çünkü vatandaş buna artık “Sessiz İşgal” diyor. Ne demek bu? Yine halkın gözüyle bakarsak “burada bir savaş var ama sessiz. Silah yok ama toprak el değiştiriyor. Ev fiyatları yükseliyor, gençler artık kira ödeyemiyor. Halk merkezin dışına itiliyor. Kenara sürülüyor. Bu işgalin silahı para, ordusu medya, kurşunu imaj. Ve sonuç insanlar kendi vatanında adeta yabancıya dönüşüyor. İşte asıl yıkım burada başlıyor. Halk konuşmamayı öğreniyor. İsrail hakkında konuşursan antisemit derler korkusu yayılıyor. Halk kendi kimliğini savunuyor. Gençler ‘boş verin kimliği, para gelsin’ diyor. Yaşlılar susuyor. Kültür siliniyor. Bu bir inancın, bir planın parçası.”
KKTC vatandaşlarının “siyonazi” (Siyonizm ve Alman NAZİ partisinin faşist uygulamalarının aynı olduğunu belirtmek için kullanılıyor) dedikleri Yahudilerin toprak edinirken kullandıkları yöntemlere bakabiliriz artık.-vatandaşlığa geçerek mülk ediniliyor.
-vatandaşlığa geçip şirket kurarak çok miktarda mülk edinme yoluna gidiliyor.
-Trust yöntemi denilen yediemin formülü en yaygın satın alma biçimi.
-şirket satın alarak şirket üzerinden toprak edinmek
-tapuya işlemeden noter senedi ile toprak edinmek
-şirket ortağı olarak toprak edinmek. KKTC yasalarına göre ülkede 500 metrekare toprak almak isteyen bir şirketin hissesinin en az %51’lik kısmının KKTC vatandaşına ait olması gerekiyor. Şirketinin %49’unu Yahudilere satanlara ister yerli işbirlikçi ister emanetçi ister hülleci deyin yaptıkları iş kendi basit çıkarları için ulusun yüksek çıkarlarını satmaktır. Bazı kaynaklara göre 1.500 adet, bazılarına göre ise 2.000 adet bu şekilde olan şirket var. Bu şirketlerin ele geçirdiği arazi ise 25.000 dönüm olarak o kaynaklarda yer buluyor.
-99 yıllık kiralama yolu ile kullanım hakkı elde etmek ve sonuçta mülkiyet talebinde bulunmak
Tüm bunları yaparken yasalardaki boşlukları yerli ve makam sahibi işbirlikçileri ile birlikte bulup kendi lehlerine kullanıyorlar. Hem kanundaki boşlukları kullanıyorlar hem de arazi değerlerini olağanüstü tırmandırıp Türkleri saf dışı ediyorlar. Zaten Türklerin yeterince paraları yok, olsa da fiyatlar tırmanmış mülkleri satın alabilecek güce yine erişemiyorlar.
KKTC’de yasalar gereği, Müteahhitlik şirketlerinde hisseler %100 vatandaşta olmak durumundadır, yabancılar iş göremez. KKTC vatandaşı olan Yahudiler elde ettikleri geliri yurtdışına çıkarmakta ve rantını yediği ülkeye hiçbir fayda sağlamamaktadır. Bu uygulamada da yerli işbirlikçileri kullanarak korumacı yasaları delmektedirler.
Neler yapılıyor bu mülkiyetlerde? Konut yanında otel, Sinagog, okul yaptılar. Dikkat, okul açılması turizm için geliyorlar söylemini çürüten en önemli konudur.
Yoğun yaşadıkları yerlerde çok sayıda site inşa etmeleri ve aralarına yerli almamaları bir nevi koloni yaşamını çağrıştırmaktadır. Kolonilerde mülkün el değiştirmesini kendi aralarında yapmaları da bir nevi özerklik gibi duruyor, tekelliyetçiliğe giden bir yöntem oluyor. Sadece satış onayı için notere gidiliyor ve noter üzerinden satış gerçekleştiriliyor ve böylelikle tapuya bilgi gitmiyor.
Kıbrıs’taki İlk Yahudi Yerleşkeleri
Şehit Albay İbrahim Karaoğlanoğlu’ndan adını alan Karaoğlanoğlu Köyü bu iş için seçilmiştir. Bu seçimde şehidin kemiklerini sızlatma isteğinin var olup olmadığını bilinmemekle birlikte, buranın seçilmesini hayli manidar bulmak mümkündür. Önce yasa dışı bir sinagog açılır. Açan haham Haim Azimov’dur.
Sırada Lapta, Alsancak, Ilgaz ve Çatalköy gibi yerler vardır. Daha sonra kuzeye ve doğuya yönelerek Gaziveren, Dipkarpaz bölgesine doğru çok sayıda arazi satın alınır ve buralarda Yahudi siteleri kurulur. Zamanla Karpaz Yarımadasının güney sahillerine geçilir ve buralardan yerler satın alınır. Bu arada Meserya ovası es geçilmemiştir.
İskele bölgesinde büyük bir site kurulmuştur. Siteyi kuran kişi de aynen yat limanını yapan kişi gibi Kıbrıs doğumlu değildir, İsrail doğumludur. Bunlar vatandaş yapılan Yahudilerdir. Girne-Alagadi plajı33 bölgesinde site yapan kişi de İsrail doğumlu bir Yahudi olup KKTC vatandaşı yapılandır, tıpkı Gaziveren’de site yapan Yahudi gibi.
Yoğun yaşadıkları İskele, Girne sahil şeridi, Yenierenköy Liman bölgesi ve Gaziveren’i neredeyse tamamen ellerine geçmiş durumda. KKTC’de yaşayan Yahudilerin ibadet ettiği bir Sinagogları da var. Bütün dini bayramlarını özellikle gösterişli biçimde kutluyorlar. Dahası, adanın Gaziveren bölgesinde İsrael’li bir iş adamının adı, o bölgenin bir sahil şeridine verilmiş.
Gerekli tedbirler alınmadığı takdirde bazı belediyelerin yönetimini ele geçirebileceklerini değerlendirmek akıl dışı olmasa gerek. Konuyla ilgili yapılacak basit bir araştırma ile bunu doğrulamak mümkündür.
Kıbrıs’ta e-Devlet sistemi olmadığı için noter satışları gözükmüyor. Ancak KKTC genelinde noterden 285 bin satış olduğunu ve bu satışların büyük bölümünün Yahudilere yapıldığını belirten haberlere rastlamak mümkün. Tapuya kaydedilmeyen mülklerin satışıyla ilgili net bir bilgi bulunmuyor. Bu durum, satılan mülk sayısının ve büyüklüğünün belirsizliğine neden oluyor.
KKTC’de yaşayan Yahudi sayısını genelde %8 olarak veriyor kaynaklar. Ama Ukrayna- Rus savaşından kaçanlarla bu rakam 30 binlerden 50 binlere çıkmış durumda. Yine bazı kaynaklar bu rakamı 43.000 olarak veriyor.
Gayrimenkul Alımı ile İlgili Yeni Kurallar
Halkın tepki göstermesi üzerine yetkililer, yasalarda, bazı değişikliklere gittiler. KKTC’de Yabancıların Mülk Alımı ile İlgili Yapılan Son Değişiklikler34 şöyledir:
Gerek Kıbrıs’ta gerekse Türkiye’de konuyla ilgili oluşan kamuoyu baskısı neticesinde KKTC’de yabancıların mülk alımı ile ilgili bazı kısıtlamalar getirilmiş ancak KKTC vatandaşı yapılan yabancıların mülk alımı, 2024 yılına kadar satın aldıkları mülkler ve şirket kurmalarına yönelik yeni bir düzenleme yapılmamıştır. Yasa ile ilgili Anadolu Ajansı’nın haberi:
“Yeni şartlar ve bazı alımlara kısıtlamalar getiren “Taşınmaz Mal Edinme ve Uzun Vadeli Kiralama (Yabancılar) (Değişiklik) Yasa Tasarısı” KKTC Cumhuriyet Meclisi’nde oy çokluğu ile kabul edildi.
Değişikliğe göre, yabancı uyruklular KKTC’den bir apartman dairesi veya konut alabilecek.
KKTC’yi tanıyan ülkeler ile KKTC vatandaşlarına kendi topraklarında 3 konut veya apartman dairesi satın alma hakkı tanıyan ülkelerin vatandaşları ise KKTC’de 3 konut veya apartman dairesi edinebilecek.
Önceki düzenlemede de yabancılar KKTC’de bir konut veya apartman dairesi alabiliyorlardı ancak yeni düzenlemeye müstakil ev alımında arazi sınırlandırılması eklendi. Daha önce, müstakil ev alımında konutun içinde bulunduğu arazi 5 dönüme kadar çıkarken, değişiklikle bu alan 2,5 dönüme düşürüldü.
KKTC Cumhuriyet Meclisi’nde kabul edilen yasa ile yabancıların yatırım amaçlı arazi alımı konusunda da değişikliğe gidildi. Daha önce 3 milyon avro yatırımla 60 dönüm arazi alabilen yabancılar için arazi genişliği aynı kalırken yatırım miktarı 20 milyon avroya çıkarıldı.
Daha önce şart koşulan 3 milyon avroluk yatırımın niteliğine bakılmazken, yeni yasadaki 20 milyon avroluk yatırımın içinde sanayi, eğitim veya sağlık alanında olması zorunluluğu getirilerek 2 yıl içinde bu yatırımları yapmadığı tespit edilenlerin ellerinden arazilerin alınacağı yer aldı.
Yabancıların, şirketler veya mütevelli aracılığı ile daha önce sınırsız arazi alabilme şartı da değiştirildi. Bundan sonra yabancıların ortaklığı yüzde bir dahi olsa şirket veya mütevelli yabancı sayılacak ve sadece gerçek kişilerin haklarından yararlanarak 1 konut veya 20 milyon avroluk yatırım ile 60 dönüm arazi alabilecek.
Yabancıların kayıtsız taşınmazlarına da kayıt altına alınma zorunluluğu getirildi. Buna göre, yabancılar ellerinde bulunan fazla arazi ve mülkleri 2 yıl içerisinde satmak ve sözleşmelerini 6 ay içerisinde Tapu Dairesi’ne bildirmek zorunda olacak. Fazla mülklerle ilgili Bakanlar Kuruluna 2 yıllık süreyi 3 yıla uzatma hakkı tanınırken, yasayı ihlal eden yabancılara asgari ücretin 500 katı para cezası verilecek.”
Pekâlâ, bunlar olayı düzeltme çabaları olarak görülebilir ama temelde her şeyi berbat eden ve bence KKTC’nin vatandaşlık yasasının aksayan tarafı olan “KKTC yasalarına göre Türk bir anne ve babadan doğmayan ancak vatandaş olan biri KKTC vatandaşlığı almış ise Türk anne ve babadan doğan KKTC vatandaşlarının kazandığı tüm haklara sahip olmasına” ne demeli? Olayın “bam teli” burasıdır. Buna el atılmalıdır.
KKTC’de sadece Yahudiler mi var? Değil ama sorun yaratan ve günümüzde çıkardıkları sorunların neler olduğu artık çok iyi görüldüğünden tepki çekenler bunlardır. Diğer etniklerin kim olduğunu kısaca bakalım.
Resmi olarak yaklaşık 400 bin, gayrı resmi 600 bin nüfusa sahip olan KKTC’de 50 bine yakın Rus kökenli yaşarken, çoğu öğrenci ve yatırımcı statüsünde yaşayan 15 bine yakın İranlı ve üniversitelere öğrenci olarak veya çalışmak için gelen 25 binin üzerinde Pakistan, Bangladeş, Türkmenistan ve Afrikalı bulunuyor.35
En büyük topluluğu oluşturan Rusların KKTC’yi pandemi sonrası keşfettikleri, Rusya Ukrayna Savaşı sonrası Güney Kıbrıs’ın Rusya’ya uyguladığı yaptırımlar ile birlikte Güney Kıbrıs yerine Kuzey’de Girne, İskele ve Karpaz bölgelerine yoğunluklu yerleştikleri biliniyor.
Kuzeyde artan Rus nüfusu üzerine Rusya KKTC’de konsolosluk faaliyetleri vermeye başlayınca Rumların tepkisiyle karşılaştı.
KKTC’de yaşayan Ruslar ülkelerine artık doğrudan uçuş aşamasına gelirken Kuzey Kıbrıs Rus Dili Konuşanlar Dayanışma Derneği Başkanı Marina Kocadal, diğer milletler gibi kendilerinin de KKTC’yi tercih etmesinin, güvenlik, iş imkanları ve ekonomik kolaylıklar gibi benzer sebepleri bulunduğunu söyledi.
KKTC nüfusunun yüzde 18 kadarını oluşturan yabancılarda en büyük kitleyi Ruslar oluştursalar da en dikkat çeken topluluklar Yahudiler ve İranlılar oluyor. Bu kapsamda, eski Sovyetler Birliği ülkeleri ile İran ve Fas gibi ülkelerden göç eden Yahudilerin hızlı bir şekilde mülk almaları bitmez bir tartışmanın konusudur.
Yahudilerin bütün Kıbrıs adası topraklarının yüzde 42’sini satın alma yoluyla ele geçirdiklerine ilişkin önemli bir iddia var ve bu iddia henüz yalanlanmış değildir. Bu konudaki tartışmaların odak noktasını mülk alımından çok “Kuzey Kıbrıs Yahudi Merkezi” adı altında ülkede açık olan “Yahudi örgütü Chabat” örgütünün teşkilatlanması oluşturuyor.
GKRY ÜZERİNDE YAHUDİ ETKİNLİĞİ
Hasbara Kavramı
Kıbrıs adası ve Filistin ile ilgili konularda çokça başvurduğu kavram olan “hasbara”dan bahsetmekte yarar var. Dünya kamuoyunu kendi gibi düşünmeye yönelten ve kendini haklı ve masum göstermeye çalışan yönlendirmeler silsilesidir.
Hasbara, kelime anlamıyla “açıklama” veya “tanıtım” demek olan, İsrael’in uluslararası kamuoyunu, medyayı ve politikaları kendi lehine yönlendirmek, işgal ve savaş politikalarını aklamak için yürüttüğü organize propaganda ve kamu diplomasisi faaliyetleridir. Genellikle “sahte bilgi üretimi” ve “manipülasyon” tekniklerini kullanır.
Öz anlatımı ile İsrael’in savaş ve işgal eylemlerini uluslararası arenada meşrulaştırmaya çalışan resmi iletişim stratejisidir.
Şabat/ Chabad örgütü
Yahudilerin GKRY bölgesindeki etkin konumuna bakmadan evvel, kısmen KKTC sınırları içinde ama çoğunlukla GKRY bölgesinde kurumlaşan Chabad örgütüne bakmakta yarar var. Neredeyse tüm faaliyetleri bu örgüt yönlendirmektedir. Bunsuz bir yönelim düşünmek mümkün değildir.
Chabad-Lubavitch bir felsefe, bir hareket ve bir örgüttür. Günümüzde Yahudi yaşamındaki en dinamik güç olarak kabul edilmektedir. Mevcut İsrael başbakanının bile bu örgütten olduğu bilinmektedir.
“Chabad” kelimesi, İbranice’de bilgelik (chochmah), kavrayış (binah) ve bilgi (da’at) olmak üzere üç zihinsel yeteneğin kısaltmasıdır. Hareketin Yahudi dini felsefesi sistemi, Tanrı’nın Tevrat’ının en derin boyutunu, Yaratıcıyı anlamayı ve tanımayı, yaratılışın rolünü ve amacını, her yaratığın önemini ve eşsiz misyonunu öğretir. Bu felsefe, bir kişinin her eylemini ve duygusunu bilgelik, kavrayış ve bilgi yoluyla arındırmasına ve yönetmesine rehberlik eder.36
“Lubavitch” kelimesi, hareketin bir asırdan fazla bir süre boyunca merkezinin bulunduğu Beyaz Rusya’daki kasabanın adıdır. Uygun bir şekilde, Lubavitch kelimesi Rusçada “kardeşlik sevgisi şehri” anlamına gelir. Lubavitch adı, Chabad felsefesinin her bir Yahudi’ye karşı doğurduğu sorumluluk ve sevginin özünü yansıtır.
250 yıl önce kuruluşundan sonra, hasidizmin bir kolu olan Chabad-Lubavitch hareketi Rusya’yı kasıp kavurdu ve çevre ülkelere de yayıldı. Bilim insanlarına aradıkları cevapları, sıradan çiftçilere ise mahrum kaldıkları bir sevgiyi sağladı. Sonunda Chabad-Lubavitch felsefesi ve takipçileri dünyanın neredeyse her köşesine ulaştı ve Yahudi yaşamının neredeyse her yönünü etkiledi.
Günümüzdeki Chabad-Lubavitch örgütünün kökenleri, 1940’ların başlarına kadar uzanmaktadır.
Her Yahudi’ye duyduğu derin sevgi ve sınırsız iyimserliği ve özverisiyle motive olan Rebbe (dini yönetici), her Yahudi’ye hizmet etmek için göz kamaştırıcı bir dizi program, hizmet ve kurumu hayata geçirdi.
Bugün 6.000’den fazla tam zamanlı elçi aile (bunlardan 2.500’ü Amerika Birleşik Devletleri’nde), 250 yıllık ilke ve felsefeyi uygulayarak, dünya çapındaki Yahudi halkının refahına adanmış 3.500’den fazla kurumu (ve on binlerce kişiden oluşan bir iş gücünü) yönetmektedir.
Rumlar ve Yahudiler, ezeli düşman olmalarına karşın, günümüzde, hiç olmadığı kadar yakınlaşmış görünüyorlar. Bu tespiti etniklerden ziyade, Rum ve Yahudi devletleri için kullanmak daha doğru olur. Ortak çıkar ve ortak düşmanların (Türkiye artık İsrael için de düşman tanımındadır) bu iki yönetimi birbirine yakınlaştırdığı bir gerçek. Ancak şu da bilinmelidir, Yahudiler tarihleri boyunca çok sayıda müttefiklik kurmuşlardır ama müttefiklerini hep satmışlardır. Kendileri dışında herkes geçicidir, onların hizmetkarıdır.37 Zaten günümüzde de benzer bir olay yaşanmıştır. GKRY’nin tek taraflı ilan ettiği 12. parselde yer alan ve önemli miktarda doğal gaz rezervi içerdiği tahmin edilen Afrodit sahasının İsrail MEB’ine taştığı iddiası ve sonrasında İsrail’in Rum tarafı üzerine kurduğu baskı göz önüne alındığında Tel Aviv’in kendi çıkarları söz konusu olduğunda hiçbir “dostu” tanımadığını göstermektedir. Kısacası bir süre sonra Rumlar da yüzüstü bırakılacaktır. Tarih bunun örneklerine çokça şahittir.
2025 yılı içinde yaşanan 12 gün savaşında, İsrael devleti ve halkı, uçaklarını, gemilerini, irili ufaklı teknelerini, değerli mallarını, GKRY bölgesine kaçırdılar. Aslında, GKRY bu kaçışı ve kaçırmayı engelleyebilirdi ama engellemedi. Bu demektir ki çok derin stratejik ve politik ilişkileri var. Oysa böylesi bir durum, İsrael devletinin düşmanı tarafından, hasmane bir durum olarak değerlendirilebilir ve kaçış bölgeleri ateş altına alınabilirdi. Zaten, bu yılın içinde yaşanan, savaşta Kıbrıs adası İran tarafından ateş altına alındı ama şimdilik İngiliz üsleri ile yetinildi. Zaman içinde havaalanları ve limanların ateş altına alınmayacağını kimse garanti edemez. Çünkü artık GKRY, İsrael’in yardım ve yatakçısı olmuş durumda.
Gelinen nokta bu olunca, bağlılığı ne olursa olsun, Yahudilerin GKRY bölgesindeki eylemlerini mercek altına, kısa da olsa, almakta yarar var.
GKRY-İsrail Yakınlaşmasının (İttifakın) Arka Planı
İsrael, Doğu Akdeniz’de özellikle Leviathan ve Tamar sahalarında keşfettiği doğalgaz rezervleriyle bölgesel bir aktör olarak öne çıkmış ve enerji hakimiyet planlarını faaliyete geçirmiştir. EastMed Boru Hattı Projesi (İsrael doğalgazını GKRY-Girit-Grekistan-İtalya üzerinden AB’ye borularla ulaştırmak) ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu (katılanları Mısır, İsrail, Grekistan, Kıbrıs, İtalya ve Ürdün olan çürük bir yapı) gibi girişimler, doğalgazı AB pazarlarına ulaştırma ve bölgesel enerji denklemini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme stratejisinin bir gereğidir.
Öte yandan, İsrail’in enerji stratejisi sadece ekonomik çıkarlarla sınırlı değildir. Bu strateji aynı zamanda bölgede jeopolitik güç elde etme ve İsrael’in inşa etmek istediği yeni bölgesel güvenlik mimarisi ile de ilgilidir. Bu noktada, en kolay hedef GKRY’dir. İki taraf arasında 2010’da yapılan38 Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) antlaşması İsrail’in bölgesel hedefleri önünde en büyük engel olan Türkiye ve KKTC’yi dışlayarak, bölgenin enerji denkleminin dışında bırakma amacı taşımaktadır. Sonuçta, Rum tarafının artık kanıksanmış devlet politikası haline gelen Türk düşmanlığı ve “düşmanımın düşmanı benim dostumdur” anlayışı “kutsal olmayan” bir Greko-Yahudi ittifakı yaratmıştır. MEB imzalamakla kalmadılar, Türkiye’nin savaş nedeni saymasına rağmen, İsrail ortaklı bir Amerikan şirketi olan Noble Enerji, Güney Kıbrıs’ın MEB ilan ettiği bölgede doğalgaz- petrol arama ve sondaj işlemlerine başladı. Bu şirketin platformları İsrail üzerinden bölgeye sevk edildi. Noble enerji platformunun İsrail tarafından korunacağı konusunda anlaşmalar yapıldı.
İsrail’in Rum tarafı ve Grekistan ile yaptığı enerji ve askeri anlaşmalar, son yıllarda savunma ve güvenlik alanında artan iş birlikleri, ortak askeri tatbikatlar, gelişmiş silahlar için savunma sanayi anlaşmaları, istihbarat paylaşımı, karşılıklı en üst düzeyde yapılan resmi ziyaretler, ABD’nin GKRY’ye yönelik silah ambargosunu kaldırması, GKRY’nin, İsrail’den Demir Kubbe gibi gelişmiş hava savunma sistemleri tedarik etme çabaları bu ittifakı daha da güçlendirmiştir.
Bunların yanında, Rusya’daki zengin Yahudi sermayesinin Güney Kıbrıs’a yatırıma yönlendirilmesi için anlaşmalar imzalandı.
Dahası, GKRY Larnaka ve Baf havaalanlarının güvenliğini, ilginç bir şekilde, İsrail istihbaratına teslim etmiştir.
GKRY, bu yakınlaşmadan, KKTC’nin tanınırlığını ve görünürlüğünü engelleyerek, Kıbrıs Türk halkının adanın doğal kaynakları üzerindeki haklarının görmezden gelinmesinin sağlanmasını murat eylemektedir. İsrail, bu amaçla çeşitli uluslararası platformlarda GKRY’nin tezlerine destek vererek KKTC’nin tanınmasına yönelik her türlü girişimi engellemeye çalışmaktadır.
En Çok Nereye Yerleşiyorlar
Güney Kıbrıs’ı İkinci İsrael Yapmak İstiyorlarGüney Kıbrıs İsrael Cumhuriyeti
İsraelliler Her Şeyi Satın Alıyor
Ülkemiz elden gidiyor
İsrael bizi işgal ediyor
Büyük tehlike yoldaYeni İsrael
İsrael’in yeni işgal ettiği ülke39
Bu slogan ya da fikirleri GKRY’de çok kişi dile getirmektedir. Demek ki İsraelliler (dikkat ediniz Yahudi demedim) tarafından satın alınan taşınmazlar dikkat çekecek ve tepki gösterecek kadar çok. Yeri gelmişken, bir hatırlatmanın iyi geleceğini değerlendiriyorum: Yahudilerin tarihi, yaşadıkları ülkeleri soyma ve kandırma üzerine kurulu olup zaman zaman bu hareketleri nedeniyle zulme uğramışlardır.40 Bir süre sonra Kıbrıs adasında büyük bir gürültü koparsa şaşmamak gerekir.
Her hafta 110 uçak seferinin İsrael’den Kıbrıs’a yapıldığı söylenmektedir. Bu çok yüksek bir rakam olup günlük 16 adet sefer demektir. Boş gidip gelmeyeceğine göre, karşılıklı olarak ne kadar çok insanın aktarıldığını artık siz hesaplayın.
KKTC’de olanların benzeri GKRY’de de olmaktadır. Taşınmazlar benzer şekil ve yöntemlerle el değiştirmekte, bölgenin en güzel yerleri ada yerlisinin elinden gitmekte, mülk fiyatları ada yerlisinin ulaşamayacağı değerlere ulaşmakta, gelenler siteler halinde yaşamakta ve o sitelere kimseyi sokmamakta, kendilerine ait mahalleler oluşturmakta, adeta kendi cumhuriyetlerini ilan etmekte, kendilerine ait marinalar yapmakta, buralarda sahil güvenlik unsuru istememekte…
Adanın güneyindeki yerli halk bundan mutlu değil tıpkı kuzeydekiler gibi. Ancak mutlu olanlar yok değil, yine aynen kuzeyde olduğu gibi. Her zaman her yerde sistem kaçağı olmaktadır. Kendilerine, Kıbrıslı Türklerin Kuzeye göçmesi ile sahipsiz kalan taşınmazları bedava edinen Rumlar bunları satmakta ve adayı terk etmekte. Bunun sonucu olarak, İsrael’li çok zenginler yatırım için toplu mülkler satın alırken (KKTC’de yaptıkları gibi) orta sınıf İsrael’liler de İsrael’in yakınında bir ülkede; ikinci bir ev sahibi olmak istiyor.
Hem liman hem de havaalanı sahibi olan Limasol ve Larnaka Yahudilerin merkezi olmuş durumda. Bir aralar, yirmi bini asker olmak üzere elli bin Yahudi’nin Limasol’a taşınması fikri ortalık yerde geziyordu. Bunun yanında Baf da Yahudilerden nasibini almış durumda. Toplu halde mülk satın alınan Limasol ve Larnaka, konumları itibariyle İsrael’i gören ve karşılayan coğrafyadadır tıpkı KKTC’de bulunan Karpaz yarımadasının güneyi gibi. Bu yüzden Yahudilerin tercih ettikleri yerlerde ön sıralarda bulunuyorlar. Limasol, Yahudi vakıflarının okul yaptığı (1500 Yahudi öğrencinin okuyacağı lise), konferans düzenlediği, vakıflar kurduğu bir yer olmuş durumda.
Araştırmam esnasında, Rum gazetelerinde Yahudilerin kontrolsüz taşınmaz anlaşmaları ile Limasol, Larnaka ve Baf kentlerinde mahalleleri yuttuğundan bahsedildiğini gördüm. Haksız bir çığlık değildir bu. Zaten GKRY’nin ikinci büyük partisi olan aşırı solcu diye tabir edilen Emekçi Halkın İlerici Partisi (AKEL) ise İsraillilerin planlı ve sistematik bir şekilde stratejik ve güvenlik riski taşıyan yerlerdeki mülkleri satın almalarını gündeme getirmektedir. Ve bu yüzden bu parti İsrail elçisi tarafından antisiyonist ve antisemitik olarak tanıtılmaktadır.
GKRY Nüfus Yapısı
KKTC’de olduğu gibi GKRY’de de çok az da olsa Ermeni ve Maruniler öteden beri var. Bunun yanında Suriye iç savaşından kaçan 20.000 civarında Suriyeliden, Rusya- Ukrayna savaşından kaçan 20.000 civarı Ukraynalıdan bahsetmek gerekmekte. Bunların yanında Pakistanlılar, Bangladeşliler, Mısırlılar ve Afrikalılar da mevcuttur.
Kıbrıs’a gelen yabancılar üzerindeki tartışma, yaklaşık 1,3 milyon nüfusu olan adada yabancıların mülkiyet satın alarak iki uluslu yapıyı, kalıcı olarak çok uluslu hale getirmesi içeriğinden yürüyor. GKRY’nin nüfusu 1 milyon kadardır.
GKRY’de yabancı varlığının nüfusa oranının %20 olduğu değerlendiriliyor. Bunu şu şekilde formüle edelim: %15 Ruslar (yaklaşık 150.000) + %5 diğerleri (yaklaşık 50.000). Ruslar buraya 1990’lı yıllardan beri geldiğinden, geliş nedenleri diğerlerinden farklıdır. Rusların Güney Kıbrıs’a yerleşmeleri sanıldığı gibi Rusya Ukrayna Savaşı’nın bir sonucu değildir, Rum Kesimi’nin yaşadığı her ekonomik krizden sonra bölgeyi cazip bulan orta sınıf Ruslar ile artık bütün dünyanın bildiği Rus milyarderlerin Batı ile ticaret ve para aklama eylemlerinin bir sonucudur. ABD’nin Rum kesiminde yaşayan Rus milyarderlere zaman zaman yaptırım uyguladığı haberlerini basında yer aldığını görmek olasıdır.
GKRY’de Yahudilerin hahambaşı Arie Zeev Raskin, Jerusalem Post gazetesine Kıbrıs Rum yönetiminde 2003’de 70 Yahudi ailenin yaşadığını, günümüzde ise bu sayının 15 bini aştığını söylemektedir.
İsrail-İran çatışmalarının ardından (12 gün savaşı) GKRY’ye giden İsraillilerin (dikkat ediniz Yahudi demiyorum) sayısının 15 bine ulaştığı belirtiliyor. Bunlar doğrudan (savaştan kaçarak gelen) İsraillilerdir.
Haliyle, karmaşık nüfus yapısının varlığı, her yerde olduğu gibi burada da ırkçılığı, asayiş olaylarının artmasını tetiklemektedir. Ukraynalıları iyi yabancı olarak, diğerlerini kötü yabancı olarak gören bir zihniyetin varlığından söz etmeden geçmemek gerek.
Yukarıda verilen rakamlar ile bazı basit bilgiler konunun özünü anlatmak içindir. Zaman içinde yabancı sayısı ya da oranı artabilir ya da düşebilir ama meselenin özünden uzaklaşmamak gerekir. Meselenin özü Kıbrıs adasının konumu itibariyle İsrael için önemli olması ve adayı kendi istediği şekle evirmeye çalışmasıdır. Bunun yanında, Gazze’de yaşanan katliamlardan dolayı ülkelerini tepki göstererek terk edip adaya yerleşen ve bir daha geri dönmeyecek olan Yahudiler farklı gözlerle görülebilir.
Bir diğer önemli konu ise Güneyde olduğu gibi Kuzeyde de artan yabancı varlığı, bugün, Rumlar ile Türklerin ortak sorunu gibi gözükse de Türkler kendi bölgelerinde toprak alan Yahudilere ve Ruslara, Rumlar da kendi kesimlerinde vatandaşlık veya göçmenlik statüsü kazanmış daha çok Afrikalılar ile Müslüman kökenlilere tepki gösteriyor.
GKRY Topraklarının Ne Kadarı Yahudi İşgalinde
KKTC ile ilgili bölümde belirtildiği gibi, bütün Kıbrıs adası topraklarının yüzde 42’sini satın alma yoluyla ele geçirdiklerine ilişkin önemli bir iddia var ve bu iddia yalanlanmış değildir.
Konuya girerken bahsedilen Chabad örgütü, Kovit-19 salgınından sonra eylemlerini artırarak sürdürmektedir. Zaten İsrael’liler salgın hastalık sürecinde GKRY bölgesini arka bahçeleri gibi kullanmışlardır. Tüm organizasyon bu örgüt üzerinden yürümektedir. Bildiğiniz üzere Yahudilik hem dinsel inanışı hem de etnik kökeni belirtmektedir.
Organizasyon başı olan bu örgüt dinsel alanı boş bırakmamaktadır. GKRY’de bizzat kendisine ait evlerden, bir sinagog, bir anaokulundan, bir Mikve (dini ritüel banyosu), bir Kaşrut (Yahudiler için ‘Helal’ sertifikasyon kuruluşu), koşer41 restoranlar, bir mezarlık ve yaz programları için aktivite alanından bahsedilmektedir. Pek tabi ki bunlar farkına varılan miktarlardır, daha fazlasının olduğunu düşünmemek eşyanın doğasına aykırıdır.
Muhalefet partisi AKEL, Yahudi yerleşimcilerin “Siyonist okullar ve sinagoglarla kapalı alanlar” yani gettolar oluşturduğunu belirterek, bu yapıların GKRY’nin sosyal dokusunu tehdit ettiğini ileri sürmektedir. Yine aynı parti İsrael vatandaşlarının, organize biçimde geniş ekonomik alanlara yayılmasının ulusal güvenlik riskleri taşıdığını da vurgulamaktadır. Bu söylemlerin muhalefet koktuğunu söylemek mümkündür ama aşırı solcu bir partiden gelen bu uyarıların bir çığlık olduğunu anlamamak İsrael’liler gibi düşünmektir.
Yine AKEL, İsrael’in Kıbrıs’taki gayrimenkul edinimlerini, tarihi Filistin’deki yerleşimci genişlemesinin ilk aşamalarına benzeterek akılcı bir uyarıda bulunmakta ve bu satın almaların kapalı yerleşim bölgeleri kurmayı, dini kurumları çoğaltmayı ve genişleyen ekonomik nüfuzu içeren daha geniş bir planın parçası olduğunu iddia etmektedir.
AKEL partisi okulları, Siyonistlerin Filistin, Lübnan ve Suriye’nin yanı sıra diğer bölgelerde de sürdürmeyi planladıkları, devam eden yayılmacı ve soykırımcı yerleşimi savunmak için bir ağdaki düğüm noktaları olarak görmektedir.
İsrael Kurumlarına Tanınan Ayrıcalıklar
İnceleme aşamasında, çeşitli basın yayın organlarından edindiğim bazı kısa bilgileri aktarmakta yarar görüyorum:
-Haaretz gazetesi de geçen ayki bir haberinde gizli servis MOSSAD’ın Rum yönetiminde faal olduğuna dikkat çekti.-GKRY yönetimi, hava sahasını ve limanlarını İsrael savaş uçakları ve gemilerine açtı. İsrael gizli servisi Mossad “terörle mücadele” adı altında Rum polisini eğitmeye başladı.
-GKRY Savunma Bakanı Vasilis Palmas’ın, İsrael’in ülkesindeki üsleri kullanmada ayrıcalıklı olacağını belirterek, “Grekolar kardeşimiz olabilir ama İsrael bizim komşumuzdur. İsrailliler tamamen yanı başımızdadır. 3 dakika içinde Kıbrıs’a gelebilirler” dedi.
-Mari (Tatlısu) Limanı ile Baf’taki Andreas Yeoryu Papandreu Hava Üssü’nde İsrael’e ayrıcalık tanıması Rum ana muhalefeti ve basını tarafından “egemenlik” tartışmalarını da beraberinde getirdi.
-Bir dönem güvenlik gerekçesi ile İsrael askerleri ile gizli servisi Mossad, Güney Kıbrıs’ta hem sivil hava trafiğini kontrol etti hem de şüpheli gördükleri havalimanlarında emniyet tedbiri aldı.
Tüm bunları ve benzeri uygulamaları eleştiren muhalefet partisini ve önde gelenleri hedefe alarak konuşan İsrael büyükelçisi “Demokratik Kıbrıs, herkes için yasal ikameti, din özgürlüğünü ve eğitimi güvence altına almıştır. Bunlar taviz değil, güçlü yönlerdir. Demokrasiyi tehdit eden şey çeşitlilik değil, tüm toplulukları hedef alan hoşgörüsüz mitlerin yayılmasıdır. Bu yöndeki söylemler, siyasi görüşün bir ifadesi değil, nefret söylemidir. Yahudi karşıtlığının her türlüsünün kamusal yaşamda yeri yoktur” dedi. Bu yaklaşımı yorumlamadan geçemeyeceğim: bu etnik gerçekten çok ezik ve zavallı insanlardan oluşuyor. Hoşlarına gitmeyen her şeyi antisemitizme ve Yahudi karşıtlığına sokuyorlar, eleştirilerde kendilerine hakaret edildiğini düşünüyorlar… demokrasi ve hoşgörü bağlantısı kuruyor, hatırlatmakta yarar var “pardon beyefendi Gazze?” Gerçekten çok ezik ve eksikler. Her türlü insanlık dışı hareketin bunlardan gelmesinin altında yatan dürtü de budur, kanımca.
Bu bölümü bitirirken belirtmekte yarar görüyorum: Kıbrıs adasında önemli olan, gelen insan sayısı değil, oranın bir kaçış noktası, güvenli liman olarak görülmesidir. Bu süreç zaman içinde Yahudi yoğunluğunu artıracaktır ve Theodore Herzl’in dediği gerçekleşecektir. Yahudiler sorun olacak ve katledilerek bölgeden uzaklaştırılacak.
Sonuç Olarak Denebilecekler
Doğu Akdeniz’de sular sütliman değil. Anadolu yarımadasının aleyhine dalgalı. İsrael GKRY ve Grekolar ile her türlü iş birliğine girmiş durumda. Onları her açıdan destekliyor ama karşılığında fazlasıyla destek alıyor. Yazının içeriğinde bunun nasıl olduğunu gördük.
Türkiye sürekli kırmızı çizgiden bahsetmekte ama çizgiler önce pembe, sonra beyaz olmakta ve sonrasında hepten ortalıktan kalkmakta ama o kırmızı çizgilerden hiç hareket görmedik. Savaşın kuralıdır “ateşle korunmayan engel engel değildir, masraftır.” Stratejide “ateşle korunmayan kırmızı çizgi çizgi değildir, laf ebeliğidir.” Dediğini yapacaksın, yapmayacaksan ya da yapamayacaksan onu demeyeceksin. Kural bu kadar basit ve nettir. Tehdit yok, caydırıcılık var.
-Kıbrıs adasının Doğu Akdeniz ve Türkiye’nin yanındaki jeopolitik ve jeostratejik konumu çok güçlüdür. Türkiye’nin bunun farkında olduğunu söylemek oldukça zor. Çünkü Annan planı ile ada resmen Rumlara verilmek üzereydi. Ne hikmetse Rumlar hayır dedi. Ada bu haliyle bile (1/3’ünde KKTC) bir uçak gemisi gibi duruyor. Ancak adanın tamamının el geçirilmesi gerekmektedir. Bir ada iki ayrı devlet barındıramaz. Hal böyleyken adaya bir üçüncüsü gelmek üzeredir. İşin kötü tarafı bu üçüncüyü engelleyecek savunma mimarisi ortalık yerde görünmüyor çünkü öyle bir kaygı yok.-Kıbrıs, AB üyesidir ve bazı NATO toplantılarına konuk olarak katılabilmektedir. Grekistan hem AB hem de NATO üyesidir. Dolayısıyla, İsrail’in bu iki ülke ile dostluğu bazı siyasi imtiyazlar getirmekte ve Türkiye’yi dizginlemek için elverişli koşullar sağlayabilir ve birçok yönden Türkiye’yi oldu bitti durumuna sokabilir. Grekistan’ın NATO üyeliği Türkiye’nin beceriksiz ve basiretsiz yöneticileri yüzünden olmuştur. Aynı şekilde Fransa’nın yeniden üyeliği de…
-AB ile gaz ihracına ilişkin anlaşma imzalayan İsrael gaz kondensatı transferi anlaşmasında rol oynamak ve kazanç sağlamak istiyor. İsrail sembolik olarak gaz ihracatını bir propaganda malzemesine dönüştürmenin peşinde. AB’ye kendini güçlü göstermenin yolunu arıyor. Rus gazından sonra ortam ona uygun.
-istihbarat faaliyetleri ve suikastlar bölge kontrolü için daha fazla önem kazanacaktır.-zaman içinde ekonomik ve ticari sıkışmalar söz konusu olacak. Çevrelenmiş KKTC ve Türkiye her an mümkündür.
-Türkiye tam karşısındaki kıyı devleti ile çok sıkı ilişkiler geliştirmek zorunda. Yoksa asimetrik izolasyon an meselesidir.
Doğu Akdeniz havzasını karıştıran ülke İsrael’dir. Bunu kendi çıkarları için yapmaktadır. Yahudiler ya da İsrael devleti bir başkasının yaralı parmağına bevletmez bile. Haması parmaklayan ve kendilerine saldırtan İsrael’dir. Bunu gizli servisler eliyle yaptı. Körü körüne inanç sahibi olan Hamasçılar çok kötü tufaya geldiler ve bir anda Gazze ve Suriye elden gitti. Suriye gerçeğinde, Müslüman Kardeşçi, mezhepçi, milliyetçilik düşmanı, papaz cübbesi bile giyerim diyen mevcut zihniyet tarafından yönetilen Türkiye’nin bir hediyesi söz konusudur.
İsrael, tüm planlarını bugünden yarına yapmıyor, en az 15-20 yıl sonrasını bugünden planlıyor. Yazı içinde gördüğünüz gibi 2010’lu yıllarda çevireceği dümenlerin hazırlığına 1948 yılında girişmiştir. Yine yazı içinde gördüğünüz gibi, buldukları her ortamda eğitim zemini yaratıyorlar ve gerekli olan her konuyu eğitim izlencesine katıyorlar. Eğitimde ıskaladıkları yaş grubu ya da cinsiyet yok.
Sınırları olmayan ve dünyadaki her yeri kendilerinin sanan İsrael devletini durduracak yapılanmalar ve oluşumlar önem kazanmaktadır. Siyonistlerin çevresindeki tüm ülkeler bu oluşuma ve yapılanmaya dahil olmak ve sınırları olmayan bu ülkeye bir sınır çizmek zorundalar. Buna önderlik edecek bilgi ve donanım hangi ülkedeyse öne o çıkacaktır. İsrael devleti bu şekilde var olduğu sürece Doğu Akdeniz’de barış ve huzur olmayacaktır.
- Bazılarına göre beş, bazılarına göre altı. Yusuf’a da bildirilmiş. ↩︎
- İbrahim anlaşmalarının gizli tarafı budur. Yahudilerle Arapları bir masal anlatımına dayanarak kardeş ilan etmek ve tüm Arapları ve Müslümanları Yahudilerin boyunduruğu altına sokmak. ↩︎
- https://www.belleten.gov.tr/tam-metin/3181/tur ↩︎
- Alaşya, o dönem ada üzerinde bulunan ve bakır çıkarılan yerleşim yerinin adı. ↩︎
- Ölçümler Google Maps üzerinden yapılmıştır. ↩︎
- Burada Türkiye’nin ilk değiştirilen ülke olduğundan bahsediyorum: https://guvenkaya.com/gundem-2/katildigim-yayinlar/ ↩︎
- https://www.belleten.gov.tr/tam-metin/3181/tur ↩︎
- https://hurseda.net/dunya/270535-kibris-in-jeopolitik-onemi-ve-siyonist-isgal-devleti-israil-in-kurulus-
surecindeki-rolu.html ↩︎ - Kendilerine toprak vaat edilen kişi sayısı bile belirsizdir. Kaynaktan kaynağa değişiklik göstermektedir, bazılarında dört, bazılarında beş, bazılarında ise altıdır. Bu da işin ciddiyetten uzak olduğunun bir başka delilidir. ↩︎
- https://hurseda.net/dunya/270535-kibris-in-jeopolitik-onemi-ve-siyonist-isgal-devleti-israil-in-kurulus-
surecindeki-rolu.html ↩︎ - https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1br%C4%B1s ↩︎
- https://pio.mfa.gov.ct.tr/kibristaki-gayrimuslimlerin-temsilcileri/ ↩︎
- Çeşitli sorgu yöntemleri ile araştırmama rağmen, hangi yazar üzerinden, nasıl bir yöntem ve süreç ile olayı ülkenin gündemine soktuklarına dair elde edilen bilgi olmadı. ↩︎
- https://burla.com/burla ↩︎
- https://ankaenstitusu.com/israil-ve-kibris/ ↩︎
- 1860-1904. Kısa ömrüne çok sayıda sorun sığdırmış ve daha fazlasını insanlığın geleceğine miras bırakmış biri. ↩︎
- Kendilerine toprak vaat edilen kişi sayısı bile belirsizdir. Kaynaktan kaynağa değişiklik göstermektedir, bazılarında dört, bazılarında beş, bazılarında ise altıdır. Bu da işin ciddiyetten uzak olduğunu bir başka delilidir. ↩︎
- Eğer Tevrat’ı okumadıysanız, okuyun. Okumakta çok zorlanacaksınız ama okuyun. Tüm dünya görüşünüz değişecektir. İslam’ın kitabını okumadıysanız onu da okuyun. Tüm dünya görüşünüz bir kez daha değişsin. Sonra her ikisini beraber okuyun ve din kavramından tamamen uzaklaşın, hep böyle oluyor, okuyan uzaklaşıyor.
Ayrıca, bu kitapları okurken Yehova, rab, Allah yerine önce “güneş” kelimesini koyun okuyun, sonra “toprak” kelimesini koyun okuyun. Ne görüyorsunuz? ↩︎ - İki halk arasında tarih boyunca pek çok şiddetli çatışma yaşandığını ve Kıbrıs tarihindeki en büyük katliamın 117 yılında, tarihi Salamis kentinde, Yahudiler tarafından Rumlara karşı yapıldığını ve bunun neticesinde 240 bin kişinin katledildiğini hatırlatmakta fayda var. ↩︎
- Katolik Hristiyanların Yahudileri İberik yarımadasından kovmasıdır. Katolik Hristiyanlarda, Yahudilere karşı ciddi bir tepki vardır. Sebebi İsa’yı Yahudilerin öldürtmüş olmasıdır. O dönemde Müslümanlar da kovulmuştur ama Yahudilere uygulanan katliam uygulanmamıştır. İspanya’nın bu tavrında bir değişiklik pek görülmez.
Günümüzde de bunu görmek mümkündür, İran’a karşı olan ahlaksız savaşta, ABD’ye ülkesindeki üsleri kullandırtmamıştır. ↩︎ - Rothschild ailesi, 18. yüzyılın sonlarına doğru, Yahudi bankacı Mayer Amschel Rothschild tarafından kurulan ve Avrupa’nın çeşitli noktalarında bankaları bulunan bir ailedir. Zamanla değişik alanlara açılmışlardır ve bu günümüzde de devam etmektedir. ↩︎
- Biraz basiretli olsa ikinci dünya savaşının çıkmasına engel olabileceği, tarihçiler tarafından, değerlendirilen başbakan. ↩︎
- https://guvenkaya.com/2025/11/18/ibraniler-yahudiler-israelogullari/ ↩︎
- Kamplarla ilgili ayrıntılı bilgi: https://www.indyturk.com/node/361291/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/k%C4%B1br%C4%B1sta-i%CC%87srail-devleti-nas%C4%B1l-kuruldu ↩︎
- Her ne kadar, ilgili yerlerde MOSSAD diye geçmekteyse de MOSSAD o zaman kurulu değildir. Kamplar 10 Şubat 1949 tarihinde kapanmıştır, MOSSAD ise 13 Aralık 1949 tarihinde kurulmuştur. ↩︎
- 1930’larda Nazilerden kaçan çocuklara bakmak için oluşturulan, Avrupa yatılı okulu ile Kibbutz eğitimini birleştiren İsrail’e özgü bir “gençlik köyü” (yatılı okul) modelidir. ↩︎
- Arda Baş, Soğuk Savaş Döneminde Türkiye-İsrail İlişkileri (1948-1991), İsrailiyat: İsrail ve Yahudi Çalışmaları Dergisi, 3 (2018), s.96 ↩︎
- Olaylarla Türk Dış Politikası, Ankara Üni. Siyasal Bilgiler Fak., 1987, C. I, Ankara, s.534. ↩︎
- https://www.veryansintv.com/yazar/cem-gurdeniz/kose-yazisi/dogu-akdenizde-yunan-israil-guney-kibris-rum-ittifakinin-anatomisi-ve-turkiye?utm_medium=referral&utm_source=idealmedia&utm_campaign=veryansintv.com&utm_term=1299259&utm_content=11567070 ↩︎
- Almanya doğumludur. Siyonist hareketin kurucularından biridir ve Filistin’de fiili sömürgeleştirmenin siyasi müzakerelerden daha önemli olduğu teorisini ortaya koymuştur. ↩︎
- https://cihannumadergi.com/dr-zeki-akcam-kibrista-artan-yahudi-varligi-uzerine-bazi-tespitler/ ↩︎
- https://www.uhahaberajansi.com/filistinden-sonra-kibrista-israil-oyunu-dikkat-ceken-gercekler/ ↩︎
- Girne şeridinin elden çıktığı söyleniyor ↩︎
- https://cihannumadergi.com/dr-zeki-akcam-kibrista-artan-yahudi-varligi-uzerine-bazi-tespitler/ ↩︎
- https://www.indyturk.com/node/692111/haber/k%C4%B1br%C4%B1sta-m%C3%BClkiyet-al%C4%B1m%C4%B1yla-de%C4%9Fi%C5%9Fen-ba%C4%9Fda%C5%9F%C4%B1k-toplum-ger%C3%A7e%C4%9Fi%E2%80%A6 ↩︎
- https://www.chabad.org/library/article_cdo/aid/36226/jewish/About-Chabad-Lubavitch.htm ↩︎
- Bunların inançlarına göre dünyaya gelen bütün insanlar, Yahudilere hizmet etmek için doğarlar. ↩︎
- Tam da bu yıl içinde, Türkiye’de, mevcut iktidar tarafından, genelde TSK’ye ama özelde Türk donanmasına kumpas kurulmuştur. Türk donanmasının etkisizleştirilmesi hem Grekistan’ın hem GKRY’nin hem de İsrael’in işine gelmiştir. Adaların MEB’i olmamasına rağmen İsrael bir ada yönetimi olan GKRY ile anlaşma imzalamıştır. Yok hükmündedir ama bunu kim yok saydıracaktır? İşte, o yok saydıracak hatta imzalatmayacak olan Türk donanması kumpas ile oyun dışı bırakılmıştır. ↩︎
- Güney Kıbrıs’ın ana muhalefet partisi AKEL’in Genel Sekreteri Stefanos Stefanu bu söylemleri sıkça dile getirmektedir. AKEL sosyal medya hesaplarında bu söylemleri çokça kullanmaktadır. ↩︎
- George Armstrong, Rothschild İmparatorluğu: Derin Yahudi Devleti, Destek Yayınları, İstanbul, 2011 ↩︎
- Koşer/ Kaşer, İbranice “uygun” veya “doğru” anlamına gelen, Tevrat’ta belirtilen dini beslenme kurallarına (Kaşrut) göre tüketilmesi uygun olan yiyecekleri ifade eder. Domuz eti, kabuklu deniz ürünleri gibi yasaklı yiyeceklerin tüketilmediği, et ve süt ürünlerinin bir arada yenmediği ve hayvanların belirli bir ritüelle kesildiği bir beslenme tarzıdır. ↩︎
