İHANET MALARYASI – İHANET SITMASI

14..12.2025 / ANAKARA

İHANET MALARYASI – İHANET SITMASI

Irak KDP başkanı Mesut Barzani, 29 Kasım’da Şırnak üniversitesi ve Cizre kaymakamlığı iş birliğiyle bir otelde düzenlenen “4’üncü uluslararası Melayê Cizîri Sempozyumu”na katıldı. Ziyarette Barzani’yi “korumak amacıyla” silahlı ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) üniformalı teröristlerin yer alması
tepki çekti. Sempozyuma konu olan şahsın asıl adı Ahmed b. Muhammed el-Bohtî el-Cizîrî’dir. Konu terörist Barzani olunca tepkiler gecikmedi. O tepkileri gösteren herkes, kimin terörist olduğunu çok iyi biliyor ama kendisi o anda hangisi ile iş tutuyorsa onu öne alıyor, diğerini tu kaka haline
getiriyor.

Barzani’ye kabaca bakalım:

Mesut Barzani’nin dedesi şeyh Muhammed Barzani, başında bulunduğu Barzan aşireti ile birlikte Osmanlı’ya isyan ettiği için Sultan Abdülhamit tarafından Kuzey Irak’tan alındı ve Bitlis’e sürgün edildi.

Muhammed Barzani, Kuzey Irak’a döndükten kısa süre sonra öldü.

Amca Abdüsselam Barzani aşiret yönetimini üstlenir. Aşiretin başına geçtikten sonra Kuzey Irak’ta çatışmalar durmadı çünkü o da aynı yolun yolcusudur. Osmanlı’ya karşı isyan eden amca Abdüsselam Barzani, kendisini yakalamak üzere gönderilen birliklerden kaçarak Rusya’ya sığınır. Rus çarı Nikola’nın temsilcileri ile Osmanlı’ya karşı anlaştı ve gizlice Kuzey Irak’a döner. Burada yakalanan amca Barzani tutuklanıp Musul’a götürülür.


Musul’da yargılandı ve idama mahkûm edilir. 1914 yılında Osmanlı padişahı Sultan Reşad’ın onayıyla idam edilir. Abdüsselâm Barzani’nin ardından Barzan aşiretinin başına önce kardeşler Ahmet ve Mustafa Barzani geçer.


Mustafa Barzani Irak devletine karşı ayaklanır ve ABD’ye iltica etmek zorunda kalır. Oğul Mesut Barzani aşiretin lideri oldu ve geleneği bozmaz. O da isyan içinde olur. Bir nevi aile mesleği gibi, ailesel terör.


Mesut Barzani, istedikleri kadar eğip büksünler, hangi gözle bakmaya çalışırlarsa çalışsınlar teröristin önde gidenidir. Mevcut Irak devletinde de aynı şekilde ayrılıkçılığa devam ediyor, özerklik peşinde dolanıp duruyor. Bu arada yasal olmayan yollardan ceplerini dolduruyor. Bir gün birileri tüm bu
olanlara dur diyecektir.


Bu tespiti yaptıktan sonra yerli basında çıkan ve sözüm ona tepki oluşmasına neden olan “yabancı üniformalı asker” tanımına bakalım. Yabancı asker demiyorlar, yabancı üniformalı asker diyorlar. Çünkü asker dedikleri o teröristlere yabancı değiller, iç içeler, koyun koyunalar. Teröristten asker
olmaz. Dolayısıyla üniformalı yabancı asker değil, üniformalı (yabancı) terörist denmeli. O tepki gösterenlere sormak gerekmiyor mu “ülkeye teröristi ne demeye sokuyorsunuz” diye? Sen teröristi içeri sokarsan kırmızı ya da turkuaz halı döşersen o da kendi yakın koruması için kendi teröristlerini getirir. Elinde uzun namlulu ya da kısa namlulu silah olması önemli değildir.

Gelelim işin karşı taraftan nasıl göründüğüne: Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve doğuya uzanımı, bu adamların gözünde Kürdistan’ın kuzey parçasıdır, Kuzey Kürdistan derler. Irak sınırının güneyinde kalan yerler ise Güney Kürdistan’dır. Bu söylem sadece, uzun zamandır affetmek için çabalanan terör
örgütüne ait değildir, Barzani terör örgütü de bu düşüncededir. Dahası o bölgedeki tüm ayrılıkçı terör oluşumları bu şekilde düşünür. Hal böyle olunca, Cizre onlara göre Kuzey Kürdistan’da bir şehirdir ve istedikleri şekilde gidip gelebileceklerini düşünürler.


Tüm teröristler arsız ve talepkârdır, sürekli isterler. Anımsayanlarınız olabilir. 1980-1981 yıllarında, Barzani ve Talabani grupları, kendi aralarındaki çatışmaları Türkiye toprakları içine taşımışlardı. O çatışmalara, biraz evvel anlattığım gözlük ile baktığınızda, adamların kafasında sınır ihlali diye bir
kavramın olmadığını görürsünüz.


Asıl yanlışın baştan beri yapıldığını kimse görmek istemiyor. Türkiye, uzun zamandır, yönetim kadrosu ve onlara oy veren seçmen temelinde, teröristlere sempati ile bakıyor, görüşüyor, anlaşıyor, meclisi ayağına götürüyor… kısacası benim teröristim iyidir modunda adeta. Teröristin benimi- senini olamaz,
iyisi olamaz. Terörist teröristtir ve insanlık düşmanıdır.


Öteden beri laik cumhuriyete ihanet edilmektedir. Cumhuriyetin nimetlerinden yararlananlar yapıyor bu ihaneti, yararlanmayanlar değil. O yüzden ihanet malaryası diyorum bu duruma.


Gelelim Papacılara ya da Pa-para-cılara


Papa, Türkiye’ye geldi ve çeşitli tartışmalara konu oldu ya da edildi.


Aslında, papalık makamını işgal eden şahısların altıncı kez gelişidir bu. 2006 yılında gelen papa efendi, “laikliğe karşı hep beraber mücadele edelim” demişti ve bu çok rahatsız ediciydi. Tümünün kafasında bu tür ipe sapa gelmez fikirler var. Ama, kendilerince, en uygun zamanda söylemişti bunu, resmen kendilerine tabi olan iktidar döneminde söylendi bu. Hani deniyor ya “beni buraya getiren güç ne derse yaparım, papaz cübbesi giy dese, giyerim…”


Mevcut papanın geldiği tarih, geziyi ilginç kılan özelliklere sahip olduğundan yaşandı belki de tüm bu tartışmalar. Hoş tartışmaların bir yere gittiği falan yok. Çıktığı gibi söndü kaldı.


Bakalım: Papa geliyor ve 27 Kasım 2025 tarihinde İznik’te bir ayin düzenleniyor. Bu tarih “Deus Vult”un yıldönümüdür. Nedir bunun manası? “Tanrı böyle istiyor” manasını taşıyor. Nasıl anlamışlar ne istediğini diye sormayın, tanrı öyle istiyormuş. Peki, ne istiyormuş?


27 Kasım 1095’te, Papa II. Urbanus, Clermont Konsili’nde büyük bir kalabalığa yaptığı konuşmada Avrupa’daki bütün Hristiyanları, Müslümanlara karşı savaşa çağırır ve “Deus Vult!” diyerek bitirir konuşmasını. Ve böylece ardı arası kesilmeyen haçlı seferleri başlar. Kimisine göre 8-9 adettir kimisine göre 12-14 arasındadır.


Ne demektir haçlı seferleri? Sefere katılanların, İsa’nın çarmıha gerilmesini betimleyen haçı elbiselerine, kalkanlarına, atlarının üstündeki malzemelere işlemeleri ile görsellik kazanır ve o adla anılır. Haç aslında Asya kökenli olup dinle minle hiçbir ilgisi yoktur, tıpkı gamalı haç denen “svastika”da olduğu gibi kötü niyetle kullanılmaktadır. Neyse, devam edelim. Haçlı Seferleri, doğunun zenginliğine göz koyan batının arsızlık stratejisidir. Sömürge düzenin
bilinen başlangıcıdır. Katliamlar dizisidir. Teostratejik kazanımlar elde etmeyi uman kimliktedir. Kendilerince papalık makamı evrenselmiş ve bunu tüm dünyaya dayatmak istiyorlar. Bu arada, Hristiyanların, üç kilisenin ekümenik olduğunu kabul ve beyan ettiklerini ara not olarak belirtmeliyim: Antakya Kilisesi (Anadolu, Ortadoğu ve Asya için), Roma kilisesi (Avrupa için), İskenderiye Kilisesi (Afrika için).


Seferlerden zarar görenler arasında Ortodoks Hristiyanlar da vardır. Çokça katledilmişlerdir, o çok önem verdikleri İstanbul yerle bir edilmiştir, yağmalanmıştır.


Seferleri durduran, bitiren Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları olmuştur. Haçlı seferi denince sadece Müslümanlara, Türklere karşı olduğu düşünülmesin. Başlangıcı doğuya doğru olmakla birlikte, Hristiyanlara, kuzeydeki paganlara, tatarlara karşı ve bilumum beğenmedikleri her olaya ve etniğe karşı sefer olmuştur.


Başlangıçta dinsel öğeler içeren seferler zamanla kişisel çıkarlara evrilmiştir.

Bu tarih, aynı zamanda, İncil enflasyonunu azaltmak için toplanan İznik Konsilinin 1700’ncü yıldönümüdür. Toplanan konsil ne yapmıştır? Ortalık yerde dolanan 400’den fazla incili 4 taneye indirmiştir. Sayıları yüzlerce olan İncillerin neredeyse tamamının kaynağı Anadol’udur. Öte yandan baktığımızda incilin, Kitab-ı Mukaddesin Yeni Ahiti olduğunu da görürüz. Eski Ahit Tevrat’tır, yenisi İncil’dir ve ikisi birden Kitab-ı Mukaddesi oluşturur. Anlayın artık her ikisinin de insan elinden çıktığını.


Konsilin toplanmasının 1700’üncü yılı 2025 ise 1600’üncü yılı 1925’dir. 1925 yılında da Türkiye Cumhuriyeti devleti vardır ama işin başında tarihi yapan, yazan okuyan, işleyen bir adam bulunmaktadır, Mustafa Kemal. O zaman böyle bir olay gerçekleşmemiştir, belki de herhangi bir istekleri bile olmamıştır.


Şimdi öyle mi? Papa ve patrik el ele kol kola, ülkemi geziyor, ayin düzenliyor ama onlara ne yapıyorsunuz diyen yok. Tüm Musalıların dalga geçtiği Trump bile 2026 yılında Heybeliada ruhban okulunun açılacağını söylüyor. İşte, biz buna meşruiyet kazandırmak diyoruz. Bazı şahıslar meşruiyet kazanacak diye, Eyüp kaymakamlığının sorumluluğunda olan basit bir konuyu devletin en tepesinde uluslararası arenada görüşüyorlar. Tam bir müstemleke halidir
bu. Birileri meşruiyet kazanırken millet itibar ve özgürlük kaybediyor. Zaten ekonomik bağımsızlık çoktan elden gitti.


Ancak, üzerinde durulması gereken bazı konular var. Öncelikle tek taraflı bakamayız. Tek taraflılık gerçeği görmemizi engeller. Katolik Hristiyanlığın merkez kıtası Avrupa’dır. Avrupa, reform hareketleri yüzünden, Katolik- Protestan temelli çıkan ve 1524-1648 yılları arasında 124 yıl süren din savaşları yaşadı. Bu süre içinde kaybetmediği bir şey kalmadı. Hemen ertesi gün ders almak mümkün değildir ama yüzyıllar sonunda, bu arada yaşanan diğer çok büyük savaşlar, 1 ve 2. Dünya savaşları, ister istemez her kesimin gözünü açtı. Savaşların inanca ve dinsel özgürlüklere hizmet etmediği görüldü.


20 ve 21. Yüzyılın papalık anlayışı süreci belirgin bir şekilde, Deus Vult anlayışından uzaklaştırdı. Bunu, Katolik kilisesinin 1962-1965 yılları arasında toplanan 2. Vatikan Konseyi Nostra Aetate (nostra etate okunuyor) başlıklı bildirisi sağladı. Nedir bu bildirinin özü? “Tek tanrıya inanan, merhametli ve kudretli yaratıcıya ibadet eden Müslümanlarla ortak iman içinde olunduğu” vurgulanır. Aynı vurgu Musevilik için de yapılıyor ve İbrahim’e atıfta bulunuluyor. Ve sonuçta dinler arasında saygı gerekliliği çağrısı yapılıyor. Biraz tanıdık geldi, değil mi? Dinler arası saygı, İbrahim anlaşmaları gibi… konumuz bu olmadığından derine inmiyoruz.


1962-1965 yıllarında başlayan süreç 2000’li yılların papaları ile devam ediyor. Mevcut papa Leo, Nostra Aetate’nin 60. Yılında yaptığı konuşmada dinler arası diyaloğu vurguladı. Önceki papa Francis de aynı yoldaydı. Daha öncekiler olan Benedict ve 2. Jean Paul din adına şiddet kullanımının Hristiyan inancı ile bağdaşmadığı düşüncesini vurguluyorlardı. Yeryüzünü din görünümü altında her türlü çıkarı gözeterek kana bulayanların bu değişimi göz yaşartıyor ama içinde birçok şüpheyi de barındırıyor. Kısacası bekleyip görmek ama bu arada bilgi toplamak, gereksiz konuşmadan daha önemli oluyor.


Komisyonerler


Komisyonun adını hep beraber bir kez daha tekrarlayalım: millî dayanışma, kardeşlik ve demokrasi komisyonu… isme bakın, komedi gibi. Terörist başı ve demokrasi! Çok ilginç. İçinden çıktığı Kürtleri ihanet şebekesi olarak tanımlayan terörist başı ve kardeşlik! Böyle bir ilişki ancak bu devirde olurdu,
yaparsa bunlar yapar.

Terörsüz Türkiye sloganı ile işi tek yönlü götürüyorlar. Terörsüz Türkiye’den anladıkları terörle ve teröristle iş birliği yapmaktır. Başka bir şey değil. İsteğiniz terörsüz Türkiye ise, zaten bunu Türk milleti terör ile savaşarak çok büyük bedeller ödeyerek elde etti. Örgüte yenildiğini kabul ettirdi. Size ne
oluyor? Nesiniz, kimsiniz? Ne demeye milletin başarısını elinden alıp her yönüyle hain olan bir adama veriyorsunuz? O haine karşı zayıf tarafınız nedir?
Terörsüz Türkiye sürecinde 24 Kasım Pazartesi günü cumhur ittifakını oluşturan partilerden ve bu ittifak ile iş birliği yaparak sürecin sekretaryasını yürüten partiden birer milletvekilinin yer aldığı heyet, İmralı F tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde terör örgütü elebaşısı, kendi demeleriyle bebek
katili, Abdullah Öcalan ile görüşme gerçekleştirdi. Kaçar gibi gittiler, gizli saklı gittiler, gizli saklı geldiler.


Görüşmenin tutanaklarından açıklanmayan dört sayfa olduğu söylendi. Terörist başının el yükselttiği böylelikle belli oldu. Teröristler hep ister. “Hazır ayağıma gelmişlerken isteklerimi yükselteyim dememesi” için bir gerekçe gösterilmesini bekliyorum.


Bu görüşme kişisel değildir, kurumsaldır. Hangi kurum temsil ediliyor? Gidenler milletvekili olduğuna göre Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil ediliyor. Meclisi kim seçiyor? Türk vatandaşları seçiyor. Haliyle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları temsil ediliyor. Yani halkın iradesi her yönü ile hain olan,
ölene kadar hapiste kalacak olan bir teröristin önünde eğiliyor. Halkın iradesi, sahibi olan halk hiç istememesine rağmen teröristin, terörün ayağına götürülüyor ve ayaklar altına alınıyor tıpkı her türlü milliyetçiliğin ayaklar altına alındığı gibi… Halkın iradesini hiçe sayanlar, o teröristin gelip mecliste
konuşmasını bile istemişlerdi. Nerede kaldı ağzınızdan hiç düşürmediğiniz milli irade? Şunun altını çizmeliyim: milli irade bu topraklarda Millî Mücadele döneminde oluştu, başka bir zaman oluşmadı.


Bu güzelim kavramı berbat etmeyin.


Türkiye’nin en büyük partisi bu işe girişmedi ve iyi etti. Bunu kendi niyet ve maksatları için kullanmak isteyen Dem’liler “ana muhalefet partisi Dem’dir” diye yazdılar ama hemen sildiler. Bunu yapan Pervin Puldan’dır. Niye yazdın, niye sildin? Cürete ve akabinde gerçekleşen korkaklığa bakar mısınız?
Bu konu ile ilgili bir araştırma var, kabaca bakalım ve bazı sonuçlar çıkaralım.


Terörsüz Türkiye sürecini destekleyenlerin oranı yüzde 60.2, desteklemeyenlerin oranı yüzde 35.4. Fikir belirtmeyenlerin oranı ise yüzde 4.4’tür.
Terörsüz Türkiye için TBMM’de kurulan komisyonun, Abdullah Öcalan’ı dinlemek için İmralı’ya gitmesi gerektiğini belirtenlerin oranı yüzde 27.5, gitmemesi gerektiğini belirtenlerin oranı yüzde 65.7. Fikir belirtmeyenlerin oranı ise yüzde 6.8.


CHP’nin İmralı Heyeti’ne katılmama kararını olumlu karşılayanların oranı yüzde 54.8, olumsuz karşılayanların oranı yüzde 37.7. Fikir belirtmeyenlerin oranı ise yüzde 7.5. Bu 26 ilde parti ayrımı gözetmeden verilen yanıtlarla ortaya çıkan sonuç. CHP’lilerin yüzde 86.2’si imralı’ya gidilmeme kararına destek veriyor. Bu da tabanın sesi olarak değerlendirilebilir. İyi Parti’nin yüzde 83.9’u, Zafer Partisi’nin yüzde 95.8’i de CHP’nin bu kararına destek veriyor. DEM’lilerin ise yüzde 80.3’ü CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararına destek vermiyor.


Bu demektir ki, CHP bu kapsamda doğru hareket etmiştir. Komisyona katılmakla doğrudur, hainin ayağına gitmemekle yine doğrudur. Sağlamasını İyi ve Zafer Partilerinin seçmeninin büyük oranının onaylamasından, DEM’lilerin ise büyük kısmının onaylamamasından anlıyoruz.


Bu büyük bir ayrışmadır. Çok büyük bir cepheleşmedir. Son 23 yılda gelinen en kötü noktalardan biridir.


Derken Bese Hozat konuşur: biz af maf istemiyoruz. Suç mu işledik ki af olsun? Hoppala. Ne demek istiyor bu sözlerle? Terör örgütü, sözde özgür Kürdistan için, kendilerine Kürt diyen vatandaşları öldürerek yok ederken, buna karşı çıkanları da öldürdüler, yani Türk vatandaşlarını da öldürdüler… “Hiç bağımsızlığa karşı çıkılır mı, bu öldürerek bağımsız kılmak olsa bile? Bağımsızlığa karşı çıkanları öldürürken onları kurtarmak ve kollamak isteyenleri öldürmenin neresi suç?” diyor bu hatun kişi. Ben böyle anlıyorum.


İşte, Türk devletinin, hükümetinin, seçilmişlerinin, atanmışlarının, meclisinin görüştüğü zihniyet bu! Siz görüşmeye devam edin, daha fazla görüşün, görüşün ki ne olduğunuz daha açık ortaya çıksın. Görmeyen gözler görsün, duymayan kulaklar duysun. Deniyor ki “farklı saik ve sebeplerle aldanıp kandırılan, fakat suça karışmamış, silahlı bir eylemde bulunmamış kim varsa gelip ailesiyle kucaklaşmalı.” Kulağa ne kadar hoş geliyor, değil mi? O diyenlere soruyorum, terör örgütüne girdiği, eline silah aldığı, silahlı eğitim gördüğü, siyasi ve ideolojik eğitim gördüğü, silahlı eyleme gittiği halde suça karışmamak, silahlı eylemde bulunmamak nasıl oluyor?

Öteden beri söylüyorum: yasal güçlerin ve yasal olmayan güçlerin kullandığı taktik ve teknikler aynıdır. Açayım: yasal güç olan komando, özel birlikler ya da gerilla ile yasadışı olan teröristlerin uyguladığı taktik ve teknikler bire bir aynıdır. Ellerindeki silah ve teçhizat ile zihinsel donanım işin niteliğini, süresini, etkinliğini belirler.


Bir karakol baskınında ya da köy baskınında, hedefe giren ve insanları öldüren ile onun hedefe girmesini emniyet altına alan terörist, benim gözümde aynı suçu işlemiştir. Hatta onların iaşe ve ikmalini sağlayanlar, kurye ve kılavuzluk yapanlar da aynı derecede suçludur. Eğer hukuk bu yönde
oluşturulmamış ise çok büyük bir hata yapılmıştır. Yasalar bu bakış açısı ile oluşturulmalı. Tersi durumda caydırıcılık ortadan kalkar.


Şimdi soruyorum, suça karışmamış, silahlı eylem yapmamış terörist olabilir mi? Üniforma giymiş olan herkesi düşman gözüyle gören, yaptığı iş sadece göndere bayrak çekilmesi ya da indirilmesi sürecinde değil, tüm meslek yaşamı boyunca marş çalmak olan bandocuları bombalayan terör anlayışı orta
yerde dururken teröristlerin rahatça eylem koymasına ortam sağlayanlar, karınlarının doyurulması görevlerini yerine getirenler suçlu değil midir?


“Her asker kaybı trajedidir, asla sevinmedim” demiş baş terörist. Yalana bakın! İnanan var mı? Sevinmeyeceğin bir işi yapmak ya da yaptırmak ne kadar mantıklı? Adam, resmen, birilerinin duymak istediği cümleleri kurmakta oldukça mahir.


Ortalık yerde PYD/YPG bu işin neresinde tartışması var. Birilerine göre kurucu önder olan şahsın yaptığı çağrı Suriye PKK’si olan PYD/YPG’yi de kapsıyor. Bunu hem kurucu önder denilen şahıs hem de Sırrı Süreyya Önder üzerine basa basa söylediler. Gelinen noktada 10 Mart Mutabakatına bağlanıyor, bunların, silah bırakması süreci. Onların kendi kendilerine silah bırakmayacağı ya da istenileni yapmayacağı açığa çıktığında bu yola başvuruyorlar, belki de son çare olarak.


Pekâlâ, terörist başına kurucu önder diyenler ve onunla mutlaka anlaşmak isteyenler ile teröriste başkanım diyenlerin sıkça, dile getirdiği 10 Mart 2025 Mutabakatı nedir, bakalım:
PYD’nin başı olan terörist Mazlum Abdi ile, sözüm ona Suriye geçici cumhurbaşkanı terörist Colani/Şara arasında yapılmıştır.


-tüm Suriyelilerin siyasi sürece ve tüm devlet kurumlarına liyakat temelinde, dini veya etnik ayrımcılık yapılmaksızın katılma haklarının garanti altına alınması.
Yorumum: Hiç gerçekleşmeyecek maddeyi birinci madde yapmak, “zaten olmayacak ama yazalım, dostlar alışverişte görsün” mantığıdır.


-Kürt toplumunun Suriye devletinin ayrılmaz bir parçası olarak tanınması ve vatandaşlık haklarının ve anayasal haklarının garanti altına alınması.

Yorumum: Esat devrinde böyle değil miydi?


-silahlı çatışmaların sona erdirilmesi için Suriye’nin tüm topraklarında ateşkes ilan edilmesi.


-Suriye’nin kuzeydoğusundaki sivil ve askeri kurumların, sınır kapıları, havaalanları, petrol ve doğalgaz sahaları dahil olmak üzere Suriye devlet yönetimine entegre edilmesi.
Yorumum: ABD buna ne diyor? Oradaki petrolü çalanlardan biri de o.


-yerlerinden edilmiş̧ tüm Suriyelilerin şehirlerine ve köylerine dönmelerinin sağlanması ve Suriye devleti tarafından korunmalarının sağlanması.
Yorumum: niye ülkelerine dönmesinden bahsedilmiyor?


-Suriye Devleti’nin Esat rejiminin kalıntılarına ve Suriye’nin güvenliği ve birliğine yönelik tüm tehditlere karşı mücadelesinin desteklenmesi.


-Suriye toplumunun tüm kesimleri arasında ayrışma yaratmaya yönelik çağrıların, nefret söylemlerinin ve nifak tohumları ekme girişimlerinin reddedilmesi.


-yürütme komitelerinin, anlaşmanın en geç̧ yıl sonuna kadar hayata geçirilmesi için çalışmalarını sürdürmesi…


Yıl sonu geldi, bu çalışma sonuca ulaştı mı, hayata geçirildi mi?


Ortadoğu denen yerde bu gibi anlaşmalar, esasında, gaz almaktır. Tamamen sahtekarlıktır, göz boyamadır ve asla uygulanmaz. Bir de bunun iki terörist grup tarafından yapıldığı düşünülürse imkânsız ötesi olduğu görülecektir.

Güven Kaya sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin