İBRANİLER, YAHUDİLER, İSRAELOĞULLARI

YAHUDİ KONSPİRASYONU, YAHUDİ TERÖRÜ

UFUK AÇICI- 3

ANAKARA / 18 KASIM 2025

Yahudi Lejyonu Asker Alma Posteri1 . Sion’un Kızı: “Eski-Yeni Toprağın senin olmalı! Yahudi Alayı’na katıl.”

Yazının en başına İsrael devletinin kurucu / ruhani babası sayılan Theodor Herzl’in2 işaret ettiği bir gerçeği koyuyorum:

Yahudi sorunu, Yahudilerin fark edilebilir şekilde çok sayıda yaşadıkları her yerde devam etmektedir. Sorunun olmadığı yerlerde bile, Yahudi göçmenlerin gelişi ile sorun ortaya çıkmaktadır. Doğal olarak suçlanmadığımız yerlere yöneliyoruz ve gittiğimiz yerlerde ise bir sorun haline gelip suçlanmaya başlıyoruz. Bu bir gerçek olgudur ve böyle olmaya da devam edecektir…


Özetle ve altını çizerek kendileri bile kendilerinin sorun olduğunu biliyorlar. Kendini bilmek ne büyük erdemdir, tabi bu adamlarda erdem varsa…

Diğer yandan Moşe Dayan da şakır ve gerçeği itiraf eder: onlar (Filistinliler) Gazze’deki mülteci kamplarında oturuyorlar ve biz onların ve atalarının yaşadığı toprakları ve köyleri kendi mülkümüze dönüştürüyoruz.

Bu şahıs bu lafları söylerken genelkurmay başkanıdır, 1956. Bu sözleri öldürülen bir Yahudi’nin cenazesindeki nutkundan alınmıştır.

Sırf bu iki bilgi bile bu adamların ne kadar haksız olduğunu, Filistinlilerin yerlerinden yurtlarından edilerek ne kadar büyük haksızlığa uğradığını gösterir ve konuyu kapatmaya yeterlidir.

Devam ediyoruz.

İnsanlar, farkında olsun ya da olmasın, terörün insanlığın aleyhine çalıştığı bir gerçektir. Her insanın tüm terör örgütlerinin, onları kuranların, onlara yardım ve destekte olanların ve terör uygulayan devletlerin ortadan kaldırılması gerektiğini düşündüğüne emin olmamam için geçerli bir neden henüz yeryüzünde oluşmadı.

Burada vurgulamak istediğim her zaman söyleyegeldiğim gibi “İsrael bir terör devletidir ve ortadan kaldırılması gerekir” tezimin altını doldurmaktır. İsrael devletini kurarken insanlık haysiyetini ayaklar altına alan, fesatlığa ve teröre bulaşmış, önemli gördüğüm, Yahudileri isim isim, oluşturdukları kavramları, kurdukları örgütleri, öldürdükleri devlet başkanları ve adamlarını… vs. yazıya konu edeceğim. Bunun için, asıl sahibi Filistinliler olan Filistin topraklarının ya da bilinen diğer adıyla Kenan Diyarının ilk günlerine kadar gideceğiz.

Bazı kişi, kavram, örgüt ya da olayları kısa geçerken bazılarını ise uzun geçeceğim. Bundan maksadım daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır. Çünkü üzerinde ahlaksızca siyaset yapılan kavramlar var. Örnek arz-ı mevut. Ortaya atıldığı dönemlerde Yahudilerin bilmediği yerleri de işin içine dahil eden siyaset çirkefleri var. Ve bu çirkeflerden benim ülkemin topraklarında fazlasıyla var… Anadolu ile ilgili yerler arz-ı mevut içinde geçmez. Çünkü o dönemin Yahudileri oralara kadar gitmemişlerdir, bilmezler.

Dolayısıyla kendi akıllarınca yarattıkları ve sürekli şekil verdikleri tanrıları da bilmez. Kitab-ı mukaddes adıyla anılan eseri okuyanlar bilir. Yarattıkları tanrı, yeryüzünde olan biteni hiç bilmez. Ne zaman bir melek gelir ve neler olduğunu anlatır ya da bizzat kendisi yeryüzü üstünde uçar, o zaman bilir.

Onda da yine her şeyi bilmez, üstünde uçtuğu yerlerde olanları öğrenir ama o zamanki haliyle öğrenir.
Yahudilerin uydurduğu dinin tanrısını incelemeye aldığınızda, geçmişi ve geleceği bilmediğini görürsünüz. Zamandan münezzeh değildir. Ayrıca, yine arz-ı mevut bölümünde göreceksiniz, tanrıları bunlarla sürekli ahit yapıyor. Aklı başında olan herkes bunu okuduğunda ne biçim tanrıymış bu diyecektir. Adı geçen eseri okumayanlara okumalarını, okuyanlara da öğrendiklerini etraflarına yaymayı öneririm. Bu adamlar hakkında ne kadar çok bilinirse o kadar kolay mücadele olur. “Ya Allah ya bismillah” ile hiçbir şey olmadığını sanırım en aptal bile görmüştür. Yahudiler de tüm dinciler gibi bir yılandan daha SİNSİ, SESSİZ, KIVRAK ve ZEHİRLİDİR.

Konu anlatılırken, Filistin’e gittikleri ilk günden bu yana oluşturdukları şiddet ve bağnazlık ortamından, terör örgütlerinden, şiddeti ve terörü savunan, örgütleri kuran, devlet terörü haline gelmesini savunan kişilerden, öldürdükleri, öldürülmesini sağladıkları yabancı devletlerin önemli şahsiyetlerinden bahsedilecektir. Konular gereksiz ayrıntıya girilmeden verileceğinden, daha fazla ayrıntıyı, okuyucu, kendi isteği ile o konuda verilmiş eserlerden takip etmelidir. Ayrıca yazı içinde geçen kişi, örgüt ve olaylar tarih sahnesine çıkış sırasına uyumlu olarak verilmeye çalışılmıştır.

Filistin: adı nereden geliyor, bakalım.
MÖ 1200 yılından kalma, eski Mısır metinlerinde, Medne-Habu, bu topraklardan Filissta diye bahsedilir.
MÖ 800’e kadar uzanan Asur kaynaklarında Filiste diye geçer. Yerleşiklerine ise Filistî denir.
MÖ 500’de Herodot, bu topraklara Falaistina der.
MÖ 400’de aynı yerlere Aristoteles Filistina der.
MÖ 200’de Tevrat’ın ilk Grekçe tercümesinde, bu toprakların adı Filisteim’dir.
MÖ 25-MS 40 arasında yaşayan İskenderiyeli Philo için Filistin’dir.
MS 77 Plinius bölgeye Filistin der.
MS 37-100 arasında yaşamış olan Josephus ise daha geniş düşünür ve bu bölge ile dağlık alanları içine alan ve Arap yarımadasına kadar uzanan geniş alana Filistin der. Bir şekilde Kenan diyarının nerdeyse tamamını işin içine sokmuştur.

Filistin’in eski ahitteki İsrael ülkesi ile örtüşüp örtüşmediği ise tam bir kargaşadır ve tartışma konusudur. Bu metinlerde, İsrael ülkesi, kuzeyde Dan ile güneyde Beer Sebaa arasında kalan alandır. Bu tarif Negev Çölünü çağrıştırmaktadır.

Diğer birçok kaynakta, Filistin kelimesinin kökü Grekçe Filistia’dan gelmektedir. Ve Filistinlilerin yurdu anlamındadır.

MÖ 12. Yüzyılda, Akdeniz adaları üzerinden gelen, kendilerine Filisti denen antik Filistinliler, Hayfa-Yafa-Gazze arasında kalan küçük bir bölgeyi ele geçirmişler ve ilk kez Antik Grek yazarlar bu bölge için Filistia ismini kullanmışlardır.

MS 2. Yüzyılda, Romalılar Suriye eyaletinin güney kısımlarına “Suriye Filistini” demişlerdir. Bu sözcük Arapçaya girmiş ve benimsenmiştir. İslam tarihinin en başından beri kullanılagelmektedir.

MÖ 4000 yıl önce, Arap yarımadasından, bir göç dalgası çıkar ve bu topraklara yerleşirler. Bunlar, bu bölgedeki Arapların ataları olan Kenanilerdir. Bu bölgede yapılan kazılarda Kenaniler ile ilgili çok sayıda bulgu elde edilmiştir.

MÖ 1400-1200 yılları arasında bu bölgeye İbraniler gelip yerleşmiştir. Kenanilerden en az 2500 yıl daha sonra gelmişlerdir. İbrani kelimesi, İbri ya da Hibri kelimesinden türemekle birlikte, Arapçada sürekli hareket halinde olan kavimlere söylenen bir sıfattır.
Tevrat, Filistîler ile İbraniler arasındaki savaşlardan bahseder.

O gün ya da bugün, fark etmiyor, kullanılan İbrani dilinde çok sayıda Grekçe, Aramice, Arapça sözcük vardır. Yahudiler “acaba” diye sormuyor mu “dilimizde neden Grekçe sözcükler var” diye? Sorsalar gerçeği bulacaklar ama o gerçek işlerine gelmiyor ve batağa saplanırlar. Akdeniz adalarından gelen Filistilerdir buraya adını verenler. Daha sonrasında Kenaniler gelmişlerdir. Kenan diyarı denmesi ise bu göçten sonra olmuştur ama her iki sıfat da eş kullanımlıdır.


Bundan daha fazlası için tarih kitaplarına ve sözüm ona kutsal metinlere başvurulmasında yarar var. Ancak bir şey değişmeyecektir, işin özeti ve anlaşılır kılınan tarafı yukarıdadır.

İbraniler / Yahudiler / İsraeloğulları Kimdir: bunun akla yatkın bir yanıtı yoktur. Buna yanıt aramayacağız ama tarihte nasıl adlandırıldıklarına bakacağız.

Ancak kime Yahudi dendiğine dair akla yatkın bir yanıt vardır: Yahudi anadan doğan herkes Yahudi’dir. Dünyanın neresinde olursa olsun, ananın sosyal konumu ne olursa olsun, babanın etniği ne olursa olsun, eğer bir kişi Yahudi bir anadan doğuyorsa, Yahudi inancı ve uygulamasına göre, Yahudi’dir.

“İbrani” İbri ya da Hibri kelimesinden gelir. Filistin’de yaşayan Kenanilerin, Fırat ve Ürdün nehrinin ötesindekiler için söyledikleri bir kelime olup “öte tarafın insanları” anlamındadır. Bu konuda geniş anlatımlar Kitab-ı Mukaddeste mevcut olup bolca çelişkilidir.
Yahudilik din midir yoksa bir etnik midir? Zaman içinde öyle karışmış ve öyle yutturulmuştur ki hem din hem de etnik manasına gelmektedir. İnanca Musevilik derseniz, Yahudilik de nerden çıktı diye sorarsınız. Evet, Yahuda, Yakup oğlu, bu konuda isim babası ya da kaynağı gibi durmaktadır ama başlangıçta hiç kullanılmamaktadır. Çok sonra kullanılmaya başlanmıştır, Musa sonrasında.
Yahudiler için, kimse, İbraniler ya da İsraeloğulları dememektedir. Çünkü İbraniler bir kabileye verilen addır ve Yahudilerden, Yahudi isminden, önce varlardı.


İsraeloğulları lafı ise Yakup ve sülalesi için kullanılmıştır ve bunlar da Musa’dan yani Yahudilikten ya da Yahudi inancı, artık ne derseniz, çok önce varlardı.


Yahudilik, Mısırdan kovulan bir topluluğun sonradan inancı olmuş bir dindir(?). Bu topluluğun Musa öncesinde adı ile kimse ilgilenmezken, Filistin’e geliş sonrasında Yakup (Yakop, Jacob) oğlu Yahuda’nın adına kurulan ilk Yahudi devletinin bireyleri olarak tanımlanmışlardır.

Arz-I Mevut Nedir: açıkçası tam bir toplum mühendisliğidir tıpkı tüm dinlerin olduğu gibi. Başı bozuk ve kendi başlarına buyruk, neticede oraya buraya savrulan Yahudileri bir dava peşinde toplamak için uydurulan yalanlardır. Yine tam bir toplum mühendisliğidir tüm hükümdarların vaat ettiği gibi. Uydur uydur kandır. Başka ne diyelim buna “ayağınızın bastığı her yer sizindir” mi diyelim? Öyle dersek tüm dünya Yahudilerin olmaz mı? Doğru ya, bu etnikten biri (Yakup) güreşte Allah’ı bile yenmiştir ve dolayısıyla bu etnik ondan bile üstündür. Ve bugün bu uygulanmaktadır. Neyse, çok konuşulan ve çok karıştırılan konuyu anlaşılır biçimde anlatmaya dönelim. Kutsal olduğunu beyan ettikleri kitaplarından nerede geçtiğine dair işaretler koyarak anlatılacağından dikkatin dağılması mümkündür ama sonrasında daha net biçimde yeniden sınırları çizilecektir, sabrediniz.

İbrânîce’de “Erez İsrael” (İsrael yurdu) denilen bu bölge, Yahudilerin kutsal kitabı Ahd-i Atîk’te “Kenan diyarı” (Tekvîn, 11/31; 17/18; Çıkış, 6/4), “diyar” (Tesniye, 26/15; İşaya, 57/13), “gurbet diyarı” (Tekvîn, 17/8), “memleket” (Tekvîn, 26/2-3) diye de zikredilmektedir. İkinci mabet döneminden itibaren ise “arz-ı mevut” diye adlandırılmış olup Kitâb-ı Mukaddes’in Ahd-i Cedîd kısmında da bu isimle geçmektedir (İbrânîler’e Mektup, 11/9). Ahd-i Atîk’te burası ayrıca “iyi ve geniş diyar” (Çıkış, 3/8), “süt ve bal akan diyar” (Çıkış, 3/8; Levililer, 20/24; Tesniye, 11/9; Yeremya, 11/5; 32/22; Hezekiel, 20/6, 15), “bütün memleketlerin süsü olan diyar” (Hezekiel, 20/6, 15) diye geçmektedir.

Kitâb-ı Mukaddes’te Hz. İbrâhim’e yapılan vaatte, “Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar olan bölge” (Tekvîn, 15/8), Hz. Mûsâ ve Yeşu’ya (Yuşa) yapılan vaatte, “Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak” denilmiştir (Tesniye, 11/24; Yeşu, 1/3). Arz-ı mevutun sınırları Ahd-i Atîk’te daha ayrıntılı olarak şu şekilde verilmektedir:

a. Güney sınırı: “Tsin çölünden Edom boyunca olacak ve güney sınırınız doğuya doğru Tuz denizinin ucundan olacak ve sınırınız Akrabbim yokuşundan güneye doğru dolaşacak ve Tsin’e geçecek ve onun uçları Kadeş-Barnea’nın güneyinde olacaklar ve Hatsar-Addar’a çıkacak ve Atsmon’a geçecek ve sınır Atsmon’dan Mısır vadisine kadar dolaşacak ve onun uçları deniz yanında olacaktır” (Sayılar, 34/3-5; Tesniye, 15/2-4). Buradaki Tsin çölü Kadeş’in kuzeydoğusunda yer almakta ve arz-ı mevutun güney sınırını teşkil etmektedir. Tuz denizi bugünkü Ölüdenizdir. Akrabbim yokuşu Ölüdeniz’in güneyinde, bugünkü Nakb es-Safâ, Hatsar-Addar Kadeş-Barnea’nın kuzeybatısındaki Vâdilkudeyrât, Atsmon da Vâdilkudeyrât’ın batısındaki yerdir. Mısır vadisi ise, Gazze’nin güneybatısından Akdeniz’e açılan Vâdilarîş’tir. Arz-ı mevutun güney sınırını belirten bu ifade, Ruhban metnine aittir ve Negev’in büyük bir kısmını arz-ı mevuta katmaktadır.

b. Batı sınırı: “Büyük deniz ve onun kıyısı olacaktır” (Sayılar, 34/6; Yeşu, 1/4). “Garp denizi” de (Tesniye, 11/24) denilen bu deniz Akdeniz’dir. 

c. Kuzey sınırı: “Büyük denizden Hor dağına kadar kendinize işaret koyacaksınız. Hor dağından Hamat’a girilecek yere kadar işaret koyacaksınız ve sınırın uçları Tsedâd’da olacak ve sınır Zifron’a çıkacak ve onun uçları Hatsar-Enan’da olacaktır” (Sayılar, 34/7-9). Arz-ı mev‘ûdun kuzey sınırı, Ahd-i Atîk’in diğer yerlerinde Lübnan olarak belirtilmektedir (Tesniye, 11/24; Yeşu, 1/4). Söz konusu Hor dağının Güney Anadolu’daki Toros dağları olduğu da ileri sürülmüştür (Ancien Testament, s. 326); fakat genel kanaat, bunun Lübnan dağı (Cebelilübnan) olduğu yönündedir. Esasen Ahd-i Atîk’in hiçbir yerinde arz-ı mevutun kuzey sınırı Lübnan bölgesini aşmamaktadır. 

d. Doğu sınırı: “Ve şark sınırınız için Hatsar-Enan’dan Şefam’a kadar işaret koyacaksınız ve sınır Şefam’dan Ain’in şark tarafında Ribla’ya inecek ve doğuya doğru Kinneret denizinin yanına dokunacaktır ve sınır Erden’e inecek ve uçları Tuz denizi yanında olacaktır” (Sayılar, 34/10-12). Kinneret denizi Taberiye gölüdür. Ahd-i Atîk’te doğu sınırı “büyük ırmak, Fırat ırmağı” olarak da gösterildiği halde (Tekvîn, 15/18; Tesniye, 11/24; Yeşu, 1/4), Sayılar, 34/10-12’de Rab Yehova tarafından Hz. Musa’ya çizilen doğu sınırı Taberiye ve Lut göllerinin doğu tarafındaki bölgeyle sınırlı kalmaktadır. Doğu sınırının Fırat’a kadar uzatılması ideal ölçülere göredir ve Yahudi tarihinde hiç gerçekleşmemiştir. Eski İsrael tarihinin en parlak dönemi Hz. Süleyman devri olmasına, Hz. Süleyman’ın “Irmaktan Filistîler diyarına ve Mısır sınırına kadar bütün ülkeler üzerinde saltanat sürdüğü” (I. Krallar, 4/21) belirtilmesine rağmen krallığın doğu sınırı asla Fırat’a varmamıştır.

Bu kavram değerlendirilirken, bu adamların, bu vaadin yapıldığı dönemde nereleri gördüğü bilinerek değerlendirilmelidir. Çünkü insanlar sadece ve sadece gördükleri ve bildikleri yerler hakkında konuşabilirler. Kendi korku dünyalarının ya da insanları yönetme arzularının bir sonucu olarak
ürettikleri tanrının sözüm ona vaadi hakkında konuşamazlar.

Tevrat’ta arz-ı mevut ilk önce Hz. İbrâhim’e ve onun zürriyetine vaat edilmiştir (Tekvîn, 13/14-17). “Ve senin gurbet diyarını, bütün Kenan diyarını sana ve senden sonra zürriyetine ebedî mülk olarak vereceğim ve onların Allah’ı olacağım” (Tekvîn, 17/8). Ancak daha sonra Hz. İsmâil devre dışı bırakılarak vaadin Hz. İshak ve onun zürriyetine ait olduğu belirtilmektedir (Tekvîn, 21/12). Hz. İbrâhim’den sonra aynı vaat Hz. İshak’a ve onun zürriyetine (Tekvîn, 26/2-3), Hz. Yakup’a ve zürriyetine (Tekvîn, 28/4, 13; 48/4), Hz. Yusuf’a (Tekvîn, 50/24), Hz. Musa’ya (Çıkış, 3/8, 17; 6/4, 8; 32/13; 33/1; Sayılar, 34/1-12; Tesniye, 11/24-25) ve Yeşu’ya (Yeşu, 1/2-4) yapılmıştır. Ahd-i Atîk’e göre arz-ı mevut Hz. İbrâhim, Hz. İshak, Hz. Yakup ve Hz. Musa’ya ve onların zürriyetlerine ebedî mülk ve miras olarak verilmiştir (Tekvîn, 17/8; 28/4,13; 48/4; Çıkış, 6/8); ancak bu hiçbir şarta bağlı olmayan, mutlak bir vaat değildir. Arz-ı mevuta sahip olmanın, orayı ebedî mülk ve miras olarak almanın şartları, Rab Yehova ile İsraeloğulları arasında değişik dönemlerde yapılan ahitlerle tespit edilmiştir. İsraeloğulları bu ahitlere riayet etmeleri şartıyla vaade hak kazanacaklar, aksi takdirde bundan mahrum kalacaklardı.

Ara not: Saçmalığa bakar mısınız, Allah ile çeşitli dönemlerde pazarlık yapılıyor ve buna aklı başında olanların da inanması isteniyor. Devam edelim:

Arz-ı mevutla ilgili ilk ahit, Rab Yehova ile Hz. İbrâhim arasında yapılmıştır. “O günde Rab İbrâhim’le ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Kenîler’i, Kenizzîler’i, Kadmonîler’i, Hittîler’i, Perizzîler’i, Refalar’ı, Amoriler’i, Ken‘anlılar’ı, Girgaşîler’i, Yebûsîler’i senin zürriyetine verdim” (Tekvîn, 15/18-21). Bu ahit ile Tanrı Hz. İbrahim’in soyunu fazlasıyla çoğaltacaktır; o, milletlerin babası olacaktır. Onun soyundan krallar çıkacaktır. Onun gurbet diyarını, bütün Kenan diyarını ona ve ondan sonra da zürriyetine ebedî mülk olarak verecektir. Bu vaadin karşılığı olarak Hz. İbrâhim ve onun zürriyeti, Tanrı olarak sadece O’nu tanıyacak ve her erkek sünnet olacaktır. Bu ahit ebedidir (Tekvîn, 1-14).

Hz. İshak ve Hz. Yakup ile de bir ahit yapılmıştır (Çıkış, 6/4). Rab Hz. İshak’a vaadini şu şekilde bildirmektedir: “Mısır’a inme, sana söyleyeceğim memlekette otur, bu diyarda misafir ol, seninle olacağım, seni mübarek kılacağım, çünkü bütün bu memleketleri sana ve zürriyetine vereceğim ve baban İbrâhim’e ettiğim yemini pekiştireceğim ve senin zürriyetini göklerin yıldızları gibi çoğaltacağım, zürriyetine bütün bu memleketleri vereceğim, yerin bütün milletleri senin zürriyetinde mübarek kılınacaklar, çünkü İbrâhim sözümü dinledi ve tembihlerimi, emirlerimi, kanunlarımı ve şeriatlarımı tuttu” (Tekvîn, 26/2-5). Şu hâlde vaadin tahakkuku, Allah’ın emirlerini, kanun ve şeriatını tutmaya bağlıdır.

Yehova Hz. Yakup’a şöyle der: “Baban İbrâhim’in Allah’ı, İshak’ın Allah’ı rab benim. Üzerinde yatmakta olduğun diyarı sana ve senin zürriyetine vereceğim; senin zürriyetin yerin tozu gibi olacak, batıya, doğuya, kuzeye ve güneye yayılacaksın, yerin bütün kabileleri sende ve senin zürriyetinde mübarek kılınacaktır” (Tekvîn, 28/13-14).

Ahd-i Atîk’e göre Hz. Musa ile de bir ahit yapılmıştır. “Bunun için İsraeloğulları’na söyle. Ben rabbim. Sizi Mısırlılar’ın yükleri altından çıkaracağım…, sizi kendim için bir kavim olarak alacağım ve size Allah olacağım… ve İbrâhim’e, İshak’a Yakup’a vermek için yemin ettiğim diyara sizi getireceğim ve onu size miras olarak vereceğim” (Çıkış, 6/2-8). Hz. Musa vasıtasıyla Rab Yehova ile İsraeloğulları arasında yapılan ahdin şartları ise Rabb’in Hz. Musa’ya verdiği şeriatın (Tevrat) hükümleridir (Çıkış, 19/24).

İsraeloğulları Tevrat’ta bildirilen hükümlere riayet ettikleri sürece Rab Yehova onları kendisi için bir kavim olarak alacak ve onlara Allah olacaktır (Çıkış, 6/7; Levililer, 26/12). “Eğer gerçekten sözümü dinleyecek ve ahdimi tutacaksanız, bana bütün kavimlerden has kavim olacaksınız; çünkü bütün dünya benimdir ve siz bana kâhinler melekûtu ve mukaddes millet olacaksınız” (Çıkış, 19/5-6). Ahd-i Atîk’in birçok yerinde arz-ı mevutta uyulması gereken kurallar ayrıntılarıyla bildirilmiştir (Çıkış, 13/5-16; 1924; 33-34; Sayılar, 15; Tesniye, 5-8; 11/22-25; 12/1-26/19; Yeşu, 1/6-8; Yeremya, 1/1-7).

Ahdin şartlarına uyulmadığı, Rabb’in emirleri yerine getirilmediği, O’nun kanunları reddedildiği (Levililer, 26/14-15), şeriattaki emirler tutulmadığı takdirde ise başlarına her türlü felâket gelecek; Rab Yehova onlardan nefret edip onlara karşı öfke ile yürüyecek (Levililer, 26/14-33; Tesniye, 28/58-68), mülk edinmek için girdikleri diyardan koparılacaklardır (Tesniye, 28/63). Nitekim İsraeloğulları tarihleri boyunca, hiçbir zaman Rab Yehova ile yapılan ahde sadık kalmamışlardır. Ahd-i Atîk de onların ahdi bozmalarını ısrarla vurgulamaktadır (Tesniye, 29/25; 31/16, 20; Yeşu, 7/11; I. Krallar, 19/10; II. Tarihler, 12/1; Ezra, 9/10; Mezmûr, 119/53; İşaya, 24/5; Yeremya, 9/13; 22/9; Hezekiel, 44/7). Hz. Mûsâ zamanında yapılan ahit, İsraeloğulları’nın altın buzağıya tapmalarıyla bozulmuş (Çıkış, 32), daha sonra arz-ı mevutun ebediyen verileceği tekrar bildirilerek (Çıkış, 32/13) ahit yenilenmiştir (Çıkış, 33-34). Çölde ahit tekrar hatırlatılarak arz-ı mevuta girilince uyulması gereken kurallar belirtilmiş (Levililer, 25/55-26/46), fakat İsraeloğulları her defasında ahdi çiğneyip Rab Yehova’ya isyan etmişlerdir. Rabb’in emri üzerine Hz. Mûsâ her kabileden birer temsilciyi arz-ı mevut hakkında bilgi toplamak üzere Kenan diyarına göndermiş, kırk gün sonra dönen grup, iki kişi hariç, oraya gitmenin tehlikeli olduğunu belirtmişler ve tekrar Mısır’a dönme arzularını izhar etmişlerdir. Bunun üzerine Rab Yehova onları mirastan mahrum edeceğini bildirmiş ve orayı onlara kırk yıl haram kılmıştır (Sayılar, 14/33-34).

Ahd-i Atîk’e göre İsraeloğulları’na böyle bir vaadin yapılması, onların salâhından ve yüreklerinin doğruluğundan dolayı değil, ancak oradaki milletlerin kötülüğünden ve Rabb’in İbrâhim’e, İshak’a ve Yakup’a ant ettiği sözü sabit kılması sebebiyledir (Tesniye, 9/4-5). Zira İsraeloğulları “sert enseli bir kavim”dir (Çıkış, 32/9; 33/3; 34/9; Tesniye, 9/6, 13); Mısır diyarından çıktıkları günden beri Rabbe âsi olmuşlardır (Tesniye, 9/7); öküz kendi sahibini, eşek de efendisinin yemliğini bildiği halde İsrael Rabb’ini bilmemektedir (İşaya, 1/2-3); İsraeloğulları suçlu bir millettir, haksızlığı yüklenmiş olan kavimdir, kötülük işleyenlerin zürriyetidir. Rabb’i bırakmışlar (İşaya, 1/4), ahdi bozmuşlar (Tesniye, 31/16, 20; Yeremya, 11/10), başka ilâhların ardında gitmişlerdir (Yeremya, 11/10). Rab Yehova’nın hoşgörüsüne rağmen her defasında ahdi bozdukları için Rab onları helâk etmek istemiş, fakat bu niyetinden dönmüş, nâdim olmuştur. O kadar çok isyan etmişlerdir ki onları cezalandırmaya niyetlenen, fakat buna nâdim olan Yehova, nedâmet ede ede yorulmuştur (Yeremya, 15/6).

Ahde riayet etmeyen arz-ı mevuttan mahrum kalacak ve lânetlenecektir (Yeremya, 11/3). Orada ebedî kalabilmek için ahde riayetin yanında daha başka şartlar da ileri sürülmüştür. “Yollarınızı ve işlerinizi ıslah edin, sizi bu yerde oturturum. Yollarınızı ve işlerinizi iyice ıslah ederseniz, bir adamla komşusu arasında tam adalet ederseniz, garibi, öksüzü ve dul kadını mağdur etmezseniz, bu yerde suçsuz kanı dökmezseniz, kendi ziyanınıza olarak başka ilâhların ardınca yürümezseniz o zaman bu yerde, ezelden ebede kadar atalarınıza vermiş olduğum diyarda sizi oturturum” (Yeremya, 7/1-7).

“Çünkü memlekette doğru adamlar oturacaklar ve kâmiller orada kalacaklardır. Fakat kötü adamlar memleketten atılacaklar ve hainler oradan söküleceklerdir” (Süleyman’ın Meselleri, 2/21-22). İslâm’a Göre Arz-ı Mev‘ûd. Arz-ı mevut tabiri Kuran’da geçmemekte, ancak Hz. İbrâhim ve Lût’un “bereketli kılınmış” bir diyara ulaştırıldıkları anlatılmaktadır (el-Enbiyâ 21/71). Firavunların baskısı altında yaşayan İsrâiloğulları’nı Mısır’dan çıkarmakla görevlendirilen Hz. Musa da “Ey kavmim! Allah’ın sizin için yazmış olduğu arz-ı mukaddese giriniz ve arkanıza dönmeyiniz; sonra hüsrana uğrayanlardan olursunuz” demiştir (el-Mâide 5/21). Fakat İsraeloğulları oraya girmek istememişler, bunun üzerine arz-ı mukaddes onlara kırk yıl haram kılınmıştır (el-Mâide 5/22-26). Bunun dışında Kuran’da ayrıca, Tevrat’ta verilen sözün Zebûr’da yenilendiği, “arz”a iyi kulların vâris olacağı açıklanmış (el-Enbiyâ 21/105), Mısır’da zayıf düşürülen İsraeloğulları’nın Allah tarafından “o yerde” hâkim kılınmak istendiği bildirilmiş (el-Kasas 28/5-6), İsraeloğulları’na önceden verilen sözün gerçekleştirildiği ve sabretmelerine karşılık, hor görülüp ezilen bu milletin “bereketli kılınan topraklar”a vâris kılındığı ifade edilmiştir (el-A‘râf 7/137).

Vaat öncelikle Hz. İbrâhim’e yapıldığına göre, bu vaat bir hak doğuruyorsa, İshak soyundan gelen Yahudiler kadar İsmail neslinden gelenlerin de o topraklarda hakkı olmalıdır. Diğer taraftan vaadin gerçekleşmesi birtakım şartların yerine getirilmesine bağlanmıştır. Bunların başında Allah’a itaat gelmektedir (el-Mâide 5/12). Halbuki İsraeloğulları Allah’ın emirlerine boyun eğmemiş yapılan ahitleri yerine getirmemiş, hatta Allah’ın elçilerini öldürüp fesat çıkarmışlardır (el-Bakara 2/61, 100; en-Nisâ 4/155-156; el-Mâide 5/13). Ayrıca Kur’an’da “arz”a belli ırklara mensup olanların değil “salih kullar”ın vâris kılınacağı ve bu ilâhî kanunun bütün mukaddes kitapların hükmü olduğu bildirilmiştir (el-Enbiyâ 21/105; krş. Mezmûr, 37/29; 69/32-36).

Kur’an’da “arz-ı mukaddese”, “bereketli arz” gibi ifadelerle anılan ve İsraeloğulları için yaratıldığı belirtilen bu yerin neresi olduğu açık olarak geçmemektedir. Nitekim bu ayetlerin tefsirinde çeşitli yerler üzerinde durulmuş, bazı âlimler bu yerin Şam ve Mısır, bazıları Mescid-i Aksâ’nın bulunduğu Kudüs ve Lübnan dağı çevresi olduğunu söylerken diğer bazı âlimler de kesin bir yer belirtmenin doğru olmayacağını, ancak Fırat ile Mısır arasında bir yer olması gerektiğini ifade etmişlerdir.

Yahudiler arz-ı mevuttan uzaklaştırıldıktan sonra (MS 70) daima oranın hayaliyle yaşamışlar, zaman zaman ortaya çıkan sahte Mesihler de oraya kavuşma idealini körüklemişlerdir. Bu Mesihlerden bazıları “arz-ı mevut”u önce Filistin, sonra da bütün yeryüzü şeklinde yorumlamışlardır. Siyonizm hareketinin ortaya çıkış sebebi de arz-ı mevut idealinin gerçekleşmesi arzusudur. Çok mu uzun oldu? En kısa haliyle budur. Görüyor musunuz, adamların dünyayı nasıl meşgul ettiklerini?

Makabiler: kısaca Yahudi isyancılar demek mümkündür. Greklerin işgali altındayken, Yahudiler Greko tarzında ibadete zorlanırlar. Başta sünnet geleneği olmak üzere birçok ibadet şekli ve gelenek yasaklanır. Kırsal kesimde yaşayan bir rahip olan Modinli Matatyahu, bu zorlamaya karşı kişisel eylemini koyar ve Greko tarzı ibadet eden bir Yahudi’yi öldürerek beş oğlu ile birlikte çöle kaçar. Babalarının ölümünden sonra oğul Yehuda, Yahudi isyancılardan oluşan ordusuyla Greko-Yahudilere karşı gerilla savaşı başlatır. Başarılı olur. Bu savaş esnasında gösterdiği yırtıcılık nedeniyle kendisine Aramca çekiç manasındaki “makkaba” lakabı yakılır. Kendisinin izinde olanlara ise “makabi” denir. Başarılı oldukça, sünnet gibi, kendilerine yasaklanan ibadet ve gelenekleri eski haline getirir. Bunu bazen zorla yaparlar, toplu sünnet törenleri gibi.

Makabi bir lakaptır ve lakabı alan Yehuda ve kardeşlerinden sonrasına aktarılmamıştır, soyu ya da sülaleyi açıklamaz ve belirtmez. Konuyla ilgili bilgi gerçek ve sanal alemde çokça bulunmaktadır.

Zealotlar: Yahudi fanatik isyancılar. Bir çeşit serdengeçtiler. Zealot/ Zelot, ikinci tapınak döneminde Yahudaları isyana teşvik edip Romalılara karşı ayaklandıran siyasi hareketin üyeleridir. Özünde, tanrının iradesine ve yasasına tam bağımlılık, tanrı adına gayretli olan kişi anlamı vardır. Aşırı derecede dinsel bağnazlık içerirler.

Ayaklanmaları sadece Romalılara karşı olmamıştır aynı anda Greklere karşı da olmuştur. Uyguladıkları şiddet son derece yüksektir. Şiddetin, bağnazlığın ve isyanlarının temelinde İsrael’in tanrı tarafından seçildiğine olan inançları vardır. Talmut’da kaba, vahşi ve serseri davranışları nedeniyle kınanırlar.

Bunun yanında yine Talmut’da, saldırganlıkları, kuşatma altındaki Kudüs’te sağ kalanları kurtarmak için uzlaşmaya yanaşmamaları ve hahamların roma ile barış isteğine karşı çıkmaları nedeniyle yine kınanırlar. Uyguladıkları yöntemler savaş dışı yöntemler olduğundan Talmud bunları sıkça kınar. Örnek olarak, Yahudileri Romalılarla savaşa zorlamak için Kudüs’te biriktirilen ve onlarca yıl yetecek yiyecek ve odunu yok etmeleri…

Sicariler: Yahudi zealotlardan ayrılan bir gruptur. Bunlar da roma işgaline karşı çıkan ve ayaklanan bir gruptur. Bunlar eylemlerini pelerinlerinin içine sakladıkları küçük hançerler ile gerçekleştirirler. Hedefleri Romalılar ve onları destekleyen Yahudilerdir. Eylem gerçekleştirildikten sonra kalabalığın
içinde kaybolurlar.

Sicariler, kendilerini bir aileye bağlamamışlardır ve liderlerini asla kral ilan etmemişlerdir. Bağnazlıkları ile tanınırlar.

Herzl, Thedore Herzl: ya da sünnetinden sonra aldığı ile Binyamin Ze’ev. 2 Mayıs 1860– 3 Temmuz 1904 doğan ve ölen, baba tarafıyla Aşkenazi, ana tarafıyla Sefared Yahudisidir.

Siyonizm’in en önde gelen kişisi ve bugün yaşananların mimarıdır.

Gazetecidir. Oyun yazarlığının yanında yazarlığı ve politik eylemciliği de vardı. Modern Siyonizm’in kurucu babası olup Avusturya- Macaristan vatandaşıdır. Dünya Siyonist Örgütü’nü kurmuş ve bir Yahudi devleti kurma amacıyla Yahudilerin, Filistin’e göç etmeleri gerektiği fikrini savunmuştur.

İsrail’in kuruluşundan 44 yıl önce yaşamını yitirmiş olmasına rağmen İsrail Devleti’nin ruhani babası olarak kabul edilmektedir. İsrail Bağımsızlık Bildirgesi’nde özel olarak bahsedilir ve resmi olarak “Yahudi Devletinin ruhani babası”, yani, ilki olmamakla birlikte politik Siyonizm’e somut, uygulanabilir bir platform ve çerçeve sunan bir vizyoner olarak anılır.

İyi bir politikacı olmak istedi fakat, o dönemlerde Yahudilerin politikaya girmeleri yasak olduğundan, bu hayali suya düştü. Sonraki yıllarda kendini edebi sanatlara ve sosyal bilimlere verdi; şiir yazdı ve sosyolojik kitaplar okudu. Bu tutkusu, daha sonra başarılı bir gazeteci ve çok meşhur olmasa da oyun yazarı olmasına sebep oldu.  Şiddetli bir Alman severdi; öyle ki, Almanları Orta ve Doğu Avrupa’nın en kültürlü insanları olarak görüyordu. Bu yüzden Herzl, kendi milleti olan Yahudilerin (özellikle Macaristan topraklarındaki Yahudilerin) Almanların yanında kala kala, fakir ve zulümler görmüş bir toplum olmayı geride bırakıp daha medeni bir topluluk olacaklarını düşündü.

Viyana üniversitesinde hukuk eğitimi aldı ve okulu bitirdi. Ama kısa bir hukuk akademisyenliğinden sonra kendini gazetecilik mesleğine adadı. Viyana tiyatroları içim dram ve komedi türünde oyunlar yazdı.

Gazeteciliğinin gereği, Fransa’da Dreyfus (Yahudi yüzbaşı) davasını takip ediyordu. Duruşma çıkışlarında, mahkeme binasını dışına toplanan milliyetçi Fransızların yaptığı protestolar, Yahudilere ölüm naraları, kendisini çok etkilemiştir. Öncelikle antisemitistlerden nefrete dönüşmüştür bu etki, sonrasında koyu bir milliyetçi Yahudi olmuş ve Siyonizm’e yönelmiştir.

Her ne kadar Dreyfus davasını ilgi duymuşsa da başlangıçta, herkes gibi o da Dreyfus’un suçlu olduğunu düşünmüş ve kabullenmiştir. Olayın değişik boyut alması ve suçsuzluğunun ortaya çıkması üzerine hemen saf değiştirip destekçi konumuna geçmiştir.

1897’de, Viyana’da, kendi finanse ettiği ve masraflarını kendi karşıladığı Siyonist gazete Die Welt’i kurdu ve aynı yıl Basel, İsviçre’de Birinci Siyonist Kongre’yi topladı; kongrenin başkanı seçildi ve 1904’teki ölümüne kadar görevde kaldı. 1898’de, Yahudi Devleti kurmak amacına yönelik ilk diplomatik adımları attı. II. Wilhelm tarafından birçok kez davete çağrıldı, bu davetlerin ilki Kudüs’te gerçekleşti. Herzl ayrıca Lahey Barış Konferansı’na da katıldı; birçok sorumlu politikacı ve devlet adamı tarafından sıcak karşılandığını gördü.

Herzl, Judenstaat adlı bir eser yayımlar. Bu eserde bazı görüşleri ileri sürer:

Aklımda geliştirdiğim fikir, oldukça eski de olsa, Yahudi Devletini tekrar restore etmektir.
Yahudi sorunu, Yahudilerin fark edilebilir şekilde çok sayıda yaşadıkları her yerde devam etmektedir.
Sorunun olmadığı yerlerde bile, Yahudi göçmenlerin gelişi ile sorun ortaya çıkmaktadır. Doğal olarak suçlanmadığımız yerlere yöneliyoruz ve gittiğimiz yerlerde ise bir sorun haline gelip suçlanmaya başlıyoruz. Bu bir gerçek olgudur ve böyle olmaya da devam edecektir. Öyle ki bu sorun en gelişmiş ülkelerde bile böyledir. Bakın, Fransa. Uzun zaman sonrasında bile Yahudi sorunu, politik alanda bir türlü çözüm bulmamıştır.


Bu düşünceler içinde yer arayışlarına girişir. Yahudileri, antisemitizmden korumak için Yahudilerin, Avrupa’dan uzaklaşmaları gerektiği fikrini destekliyordu. Herzl yaşamı boyunca, Yahudi milletinin bir araya gelip, zamanla antisemitizmi yok edeceklerini veya bastıracağına inandı. Ona göre, antisemitizmi yok etmenin nihai yolu bir Yahudi Devleti kurmaktı. Bu manada, bazı düşünceler gelişmiştir. Yahudileri, çok sayıda kıyıma uğradıkları ve antisemitizmin merkezi olarak gördüğü Almanya’nın içinde bulunduğu Avrupa’dan uzak tutmak için Uganda Planı, Afrika’nın doğusu Planı, Arjantin Planı, Sina yarımadası planı gibi düşünceler geliştirilmiş ama sonradan bunlar olumsuzlukla sonuçlanmıştır. Eğer gerçekleşseydi topluca öldürülen Arjantinli, Afrikalı gibi haberleri duyuyor olacaktık belki de… zaman içinde bu istek arz-ı mevuta evrildi ve Filistinlilerin başına bela oldular.

Bu arayış sürecinde, Osmanlı İmparatorluğu ile de görüşmeleri olur. Ulaşabildiği makam olarak sadaret makamı ile görüşür. Sadrazam kendisi ile gazeteci kimliği üzerinden görüşmeyi kabul eder.

Herzl önerisini sunar: Osmanlı’nın, Kudüs ve çevresini Yahudilere vermesi karşılığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun yüklü dış borçlarının tümünün Yahudiler tarafından kapatılacağını ve Osmanlı’ya finansal olarak her türlü desteğin verileceğini teklif eder. Önerisi kabul görmez ama kendisine Mecidiye Nişanı verilir.

Herzl, yaklaşık beş yıl önce önerisini kabul etmeyen 2.Abdülhamit ile 17 Mayıs 1901 tarihinde Dolmabahçe sarayında görüşür. Bu görüşmeler esnasında, vaat edilen paranın olmadığı anlaşılır. Sözleşme imzalanırsa temin yoluna gitmeyi planlayan Herzl burada da planını uygulayamaz. Ama asıl neden, padişahın önerisi olan Anadolu, Suriye ve Mezopotamya bölgelerinin istenmemesi, Filistin ısrarıdır. Görüşmeler kesilir ve en başa dönülür. Eğer padişahın dediğini kabul etseydi, Yahudi sorunu bugün Anadolu’da yaşanıyor olacaktı belki de… Herzl bile padişahtan daha akıllı çıktı.

Britanya Siyonist federasyonu 1899 yılında kuruldu. Dünya Siyonist federasyonunun en büyük kollarından biridir.

Herzl, Yahudi Devleti ümidi için Papa X. Pius’tan yardım almaya çalıştı. Kardinal Rafael Merry del Val, kilisenin bu konularla ilgili snon-possumus,”yapılamaz,” politikası olduğunu açıkladı ve Yahudilerin, İsa’nın ilahiliğini kabul etmedikçe, Katolik Kilisesi’nin kendileri lehine bir beyanda bulunmayacaklarını ekledi.

6. Siyonist Kongresi, Yahudi devletinin Filistin’de kurulmasına yönelik ortak karar aldı ve kararı kesinleştirdiler. Böylece, her din için aynı anlamda olan, Kutsal Toprakların(?) savaş alanına dönmesine giden yol açıldı. Bu savaş alanı Yahudiler için sözüm ona anavatan olacaktı.

Her türlü sorunlu düşüncenin sahibi olan Herzl, Avusturya’da, bir köyde, kardiyak sklerozdan öldü. İlk mezar yeri 1949 yılına kadar kalacağı Viyana oldu. İsrael devleti kurulduktan sonra Kudüs’te, Herzl tepesine taşındı.

Balfour Deklarasyonu:
Tüm olayların başlangıcı bu deklarasyona dayanır. Olmasaydı belki de hiçbir şey olmayacaktı. Lloyd George’un başbakanlığındaki Britanyalı savaş kabinesinde dışişleri bakanı olan Arthur Balfour’un girişimiyle başlatılan ve sonuçta Filistin’de bir Yahudi devletinin, İsrael, kurulmasıyla sonuçlanan girişimdir. 1917 yılındaki bu deklarasyon, ilk Balfour Deklarasyonudur ve 1927 yılındaki ile karıştırılmamalıdır.

Lord Arthur Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothschild’e bir mektup göndererek, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması konusunda İngiliz hükûmetinin destek vereceğini bildirmiştir. Britanyalıların Araplara yatırım yaptığı bir dönem olduğu için, bildiride “ülkedeki öteki sakinlerin medenî ve dinî haklarının ihlal edilmemesi” şart koşulmuştur. Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu topraklarının İngiltere ve Fransa arasında paylaşılması protokolü niteliğindeki Sykes-Picot Antlaşması ve Mekke Şerifi Hüseyin ile İngiltere’nin Mısır’daki Yüksek Komiseri McMahon arasındaki gizli mektup teatisinin ardından yapılan bu girişim, böyle bir maddeyi gerektirmiştir. Öte yandan Şerif Hüseyin ile McMahon arasında anlaşılan hususlara savaş sonrası uyulmamıştır.

Balfour Deklarasyonu olarak bilinen bu mektupta İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour, Siyonist lider Rothschild’e şöyle hitap etmektedir:

“Saygıdeğer Lord Rothschild, Majestelerinin Hükûmeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudi Siyonist isteklerini sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu iletmekten memnuniyet duyarım.
“Majestelerinin Hükûmeti, Filistin’de Yahudiler için bir millî yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Filistin’deki mevcut Yahudi olmayan toplumların sivil ve dinî haklarına ve başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin sahip oldukları haklara ve siyasî statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır.
Bu deklarasyonu, Siyonist Federasyonu’nun bilgisine sunmanızdan memnuniyet duyacağım.”
Saygılarımla Arthur James Balfour”


Bu mektupla Britanya Hükûmeti, Müslüman Arapların çoğunlukta bulunduğu Filistin bölgesini, Osmanlı İmparatorluğuna rağmen, Yahudilere yurt olarak göstererek, bu bölgede bir Yahudi Devleti’nin kurulmasını desteklemiş ve böylece İsrael Devleti’nin kurulması yolunda en büyük adımlardan biri atılmıştır.

Siyonist liderlerden H. Weizman ve N. Skoly’un çabalarıyla yayımlanan bu mektubun ardından yapılan girişimlerle Filistin bölgesi Yahudi göçmenlerin yerleşimine resmen açılmıştır. Ancak Filistin’e taşınan Yahudiler bölgeye yerleştikten sonra kendi köylerini korumak amaçlı Haganah, Palmah, Irgun gibi terör örgütlerini kurdular. Göç ile birlikte bölgeye gelen bir kısım Yahudilere yerleşik halktan bir kesimin tapulu arazilerini %7’sine denk gelecek şekilde toprak sattığı iddia edilmektedir. Britanya toprak satımını durdurmuş ancak 1920 Ekim’inde 1. Dünya Savaşının bitmesiyle, tekrar izin vermiştir. Yahudi nüfusunun artmasıyla, Filistinliler ve Yahudiler arasındaki çatışmalar arttı ve iki taraftan da yüzlerce kişi öldürüldü. Ancak yaşanan çatışmalarda Filistinlilerin halk direnişi grupları halinde hafif silahlarla savaşmaları, Britanya başta olmak üzere birçok dünya gücünün silah desteği yaptığı İsraelli askerlerle aralarında güç eşitsizliğine yol açtı. Bu güç eşitsizliği İsrael Devleti kurulduktan sonra da Tantura Katliamı (Tantura Massacre) ve Deir Yasin Katliamı gibi kitlesel katliamlarda da kendini gösterdi.

II. Dünya savaşının ardından 14 Mayıs 1948’de İsrael devleti ilân edilmiş ancak Filistinliler ve Arap devletlerinin savaş açmasıyla devam etmiş ve İsrael’in üstünlüğüyle sona ermiştir.

Bu deklarasyon ve bunun ardından gelişen olan olaylar; dünyadaki Siyonist kesimin desteğinin İtilaf Devletleri yönüne çekilmesinde önemli rol oynamıştır. Ayrıca ABD tarafından da desteklenmiştir. ABD, Orta Doğu’da bir Yahudi devletinin bulunmasının, Orta Doğu politikaları için sağlam bir dayanak oluşturacağı varsayımında bulunmuştur.


Lord Balfour’un bu mektubu üzerine yürütülen girişimler; 1918 yılında Fransa’nın, hemen ardından da İtalya’nın desteğini sağlamıştır. ABD başkanı Thomas Woodrow Wilson, 1918’in ekim ayında deklarasyonu desteklediklerini açıklamıştır.

İngiltere ve Taksim Planları: bu ülke, başlangıçta, Filistin’in taksimi konusunda fikir yürütüyordu ve Yahudiler ile aynı yöndeydi. Zaman içinde, nedeni farklı gerekçelerle, taksim ile tek devlet (Filistin) arasında gitti geldi. Bu belirsizlikleri, kendisine, Yahudi terörü olarak döndü. Öyle bir zaman geldi ki, resmen İngiliz-Yahudi terörü savaşı başladı.

Ürdün Kralı Abdullah: İngiltere’den bahsetmişken Kral Abdullah’tan bahsetmemek olmaz. Aslında, fikir babası olduğu taksim konusu, bu ülkenin değişik gelgitlerinden dolayı anlaşılmaz bir hal almaktadır. Taksim denildiğinde Filistin ve İsrael devleti anlaşılmaktadır. Oysa bu her zaman öyle değildir. Gün gelir, taksim Ürdün ile İsrael arasında güdülür olur. Bunda İstanbul’da rehine tutulan Şerif Hüseyin’in oğlu, 1916 yılına kadar Osmanlı mebusu olan ve o yıl Osmanlıya karşı Arap isyanını başlatan ve asıl amacı Büyük Suriye olan, Abdullah’ın etkisi büyüktür. Bu kişi İngilizlerin bir kölesi ya da kulu gibidir. Sömürgeler bakanı Churchill, 1921 yılında, Transjordan da denilen Mavera-i Ürdün’ün yönetimini bu şahsa vermiştir. Yetmedi, 1946 yılında Ürdün’e, Londra tarafından kral olarak atanmıştır. Asıl amacı Büyük Suriye Kralı olmak olan Kral Abdullah, Filistin’i de krallığına katmak istemektedir.

Kral Abdullah, önde gelen Siyonist liderlerle sürekli gizli görüşmeler halindedir. Cami çıkışında öldürüldüğü 20 Haziran 1951 tarihine kadar bu yönde ilerlemiştir. Ancak Ben-Gurion kralın isteklerini sonuçsuz bırakmıştır ve Arapları zayıflatmak için kullanmıştır.

Abdullah, genel olarak, Golda Meir ve Eliyahu Sasson ile görüşmektedir. Eliyahu Sasson Arapçı bir Yahudidir. Abdullah’ın ölümüne çok üzülmüştür. Kısadan giderek, bu şahsın zaman içinde, 1958, Menderes—Ben-Gurion gizli anlaşmasının mimarı olduğunu söyleyeyim. Menderes ile aralarında “birader” ilişkininin kurulduğunu gizli bildirimlerine yansıtandır aynı zamanda.

Jabotinskiy, Vladimir Yevgenyeviç Jabotinskiy: ya da Zeev Jabotinskiy. Doğumu 17 Ekim 1880, Odessa ve ölümü 3 Ağustos 1940 New York olan, Yahudi kökenli Rus–Amerikalı Siyonist önder ve gazeteci. İsrael Devleti’nin kurulmasında önemli bir rol oynayan militan Siyonist Revizyonist hareketin kurucusudur.

1898’de yabancı ülkelerde muhabirliğe başladı. Gazetecilikte büyük ün kazanınca 1901’de başyazar olarak Odessa’ya çağrıldı. 1903’te hem yazılarıyla hem de çok etkileyici konuşmalarıyla Filistin’de bir Yahudi ulusal devletinin kurulması yolunda Siyonist görüşler savunmaya başladı.

1920’de Filistinli Araplara karşı savaşmak üzere Haganah adlı Siyonist askeri örgütü kurdu ve yönetti. Bunun üzerine Filistin’deki İngiliz manda yönetimince 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Ama bu kararın yol açtığı protestolar sonucunda cezası kısa bir süre sonra tecil edildi.1920’lerde birçok uluslararası Siyonist örgütte önemli görevler aldı. 1925’te Dünya Siyonist Revizyonistler Birliği’nde, 1935’te ise Yeni Siyonist Örgütte çalıştı.

Şeria Irmağının iki yanında bir Filistin Yahudi devleti kurulmasını savundu. Göç yoluyla bölgede bir Yahudi çoğunluğun oluşturulmasını önerdi, Yahudilerin sürekli ordunun parçasını oluşturacak biçimde meşru savunma amacıyla askere alınmasını istedi (bugün de askerlik kavramları böyledir). 1940’ta Siyonist revizyonist Parti’nin gençlik örgütü Betar’ı ziyaret etmek için gittiği ABD’de kalp krizi sonucunda yaşamını yitirdi.

Jabotinsky, vasiyetindeki bir madde uyarınca New York’ta gömüldü. Fikirlerinin sıkı takipçisi olan David Ben-Gurion, Jabotinsky’nin İsrail’de gömülmesine izin vermedi. İsrail Başbakanı Levi Eşkol’un emri ve vasiyetinin ikinci maddesi uyarınca, Jabotinsky ve eşinin naaşı 1964’te Kudüs’teki Mount Herzl Mezarlığı’na yeniden gömüldü.

1940’larda Filistin’de etkinlik gösteren Irgun Zvai Leumi (İZEL/EZEL/ETZEL) adlı Yahudi örgütünü oluşturan yandaşları sonradan Herut (Özgürlük) Partisi’ni kurdular.

İstanbul’da aynı anda dört Siyonist gazeteyi yöneten biridir. Bu gazetelerden biri “Jeunne-Turc”tür. Fransızca yayımlanan Jön-Türk dergisinin başında olduğu belgelidir. 1909.

Bu şahıs, “Türklerin hakimiyetindeki yerde ne güneş doğar ne de ot biter” diyendir. Filistin’in Yahudilerin eline geçmesini isteyen bu şahıs bu yüzden Osmanlının bir an önce yıkılmasını arzulamaktadır. Yahudilerin Avrupa’ya ait olduğunu ve iki bin yıldır Avrupa medeniyetinin inşasına yardım ettiğini iddia etmektedir. Ve bundan dolayı da Türklerin baş düşmanları olduğunu söylediği gibi “Türklerin düşüş saatinin gelip çattığını” iddia ederek Yahudilerin ellerinin-kollarının bağlı bir kenarda durmayacağını beyan etmektedir.

Ara Not: Hamburg’taki Siyonist Kongresine Osmanlı Yahudileri adına, Jön Türk Moiz Cohen / alias (alyaz) Münis Tekinalp katılmış olup Türkiye’nin “Erez İsrael3” olduğunu ileri sürerek, dünya Yahudilerini Türkiye’yi yurt edinmeye davet etmiştir ancak terslenmiştir. Jabotinskiy de oradadır.

Jabotinskiye’e kadar, Siyonist hareket, Rus düşmanlığına, Türk dostluğuna dayanıyordu. Bu şahıs bunu tersine çevirmek istiyordu. Ancak Siyonist cephe böyle düşünmüyordu. Çünkü önlerinde iki engel vardı: yaşanan Ermeni kaderi ile Jön-Türk hareketinden sonra bu toprakları “yurt” kabul eden Yahudilerin çoğunlukta olması. Bunlardan biri de Ben-Gurion’dur.

Jabotinskiy, Herzl’dan sonra modern Yahudi tarihinin “en büyük milli-siyasi önderi” kabul edilmektedir.

Ölümünden sonra yerine Menachem Begin geçmiştir.

Siyon Katır Birliği: Ben-Gurion’un ihanet telakki etmesine rağmen Jabotinskiy “siyon katır birliği” kurmuş ve Çanakkale’de Türklere karşı savaşmasını sağlamıştır. Bunun Balfour Deklarasyonunun oluşmasına katkı sağladığı gerçektir.

Yahudi Lejyonu: 1917–1921, Birinci Dünya Savaşı’nda, Filistin Cephesinde Türk birliklerine karşı savaşmak için, Büyük Britanya Ordusu’na bağlı olarak kurulmuş ve askerleri gönüllü Yahudilerden oluşan Britanya askeri birliğidir.

Yahudi Lejyonunun temel amacı Yahudi devletini kurmaktı. Ancak bunda başarılı olamadı. Başarılı olamamasına rağmen, istenilen devletinin kuruluşuna giden süreçte önemli görevleri oldu. Lejyon’da görev yapmış birçok asker, terhis edildikten sonra Filistin’e yerleşip burada yasadışı bir Yahudi silahlı örgütü olan ve Britanya devleti tarafından daha sonra terör örgütü kabul edilerek yasaklanacak olan Haganah örgütünü kurdular. Haganah ile birlikte Irgun terör örgütü, Filistin bölgesinde Araplar ile Yahudiler arasında yaşanan sürtüşmelerde Yahudi yerleşim yerlerini korumada ve Arap yerleşim yerlerine saldırmada büyük fayda sağlayacak bir yapılanma oldu. Haganah zaman içinde İsrael savunma kuvvetlerinin temelini oluşturdu.

Taburların kurulmasının birkaç nedenini sıralamak mümkündür: bölgedeki Osmanlı- Türk hakimiyetine son vermek, savaş deneyimi kazanmak ve savaştan sonra yeni bir dünya düzeni kurulduğunda, İngiltere İmparatorluğuna verdikleri katkıdan dolayı Filistin bölgesinde bir Yahudi devleti kurulmasını sağlamak…

Yahudi birliği kurulması fikrini ortaya Pinhas Rutenberg, Dov Ber Borochov ve Jabotinsky attılar. Ancak birliğin kuruluşunu Jabotinsky ile birlikte Joseph Trumpeldor gerçekleştirebildi.


Jabotinskiy’in kurduğu bu lejyonun, İngilizlerce, bu cephede alınan galibiyete büyük destek verdiği tarihi gerçektir. Aslında bu davranışı kendi yetiştirilmesine çok ters idi. İsrael devletinin kurulmasının, İngiliz yardımı ile olabileceğini gördü ve Ruslara olan kinini ve nefretini kalbinin derinliklerine gömerek Osmanlıya karşı eylemlere girişti. Çünkü İngilizlere dost olabilmek Ruslara dostça bakmayı gerektiriyordu.

Dünya genelindeki Yahudilere İngiliz imparatorluğu ve Siyonizm için savaşmaları yönünde bir çağrı yapıldı. Rusya ve ABD de dahil olmak üzere birçok ülkeden çok sayıda Yahudi gönüllünün katılmasıyla beş tabur oluşturuldu ve Kraliyet Ordusu’na entegre edildi. Bu piyade birlikleri; genel olarak “Yahudi Lejyonu” olarak anılıyordu ancak Yahudi lejyonu ismi resmi bir isim değildi. Eğitilen bu yeni birlikler 38., 39., 40.,41. ve 42. piyade taburları olarak belirlendi. Yahudi Lejyonu, Suriye ve Filistin Cephesi’ne sevk edildi ve burada savaşıp birçok kayıp verdiler. Daha sonra sayıları ancak bir tabur oluşturabilecek kadar azaldı. Savaş sırasında Osmanlı ordusunda görevli olup da ordudan firar ederek Lejyona katılan çok sayıda Osmanlı Yahudi’si de vardır.

Bu birliğin, daha doğru anlatımla, 38’inci taburun çekirdeğini oluşturan askerler daha önce Gelibolu’da Osmanlı Ordusuna karşı mücadele etmiş olan 120 kişilik Siyon Katır Birliğine bağlı Yahudi askerlerdi. Taburun subaylarının üçte ikisi Yahudilerden oluşuyordu. 38’inci tabur Osmanlı ordusuna karşı yapılan savaşa katılan ilk Yahudi birliğidir.

1921’de bölgedeki Araplar ve Yahudiler arasında çıkan olaylardan sonra Britanya yönetimi Yahudi taburlarını lağvetmeye karar verdi. Oysa öte yandan dünya Siyonist teşkilatı büyük bir Yahudi tugayı kurması yönünde İngiliz hükümetine çağrıda bulunmaktaydı.

İkinci Dünya Savaşı başladığında Britanya, ilk savaşta uyguladığı politikayı devam ettirerek Jewish Brigade adında yine bir Yahudi askeri birliği kurdu ve bu birliğin propagandasını yapmak için Yahudi Lejyonu’nu kullandı.

Yişuv: ibranice anlamı “yerleşik” demektir. Aslen öyle olmamasına rağmen, kendilerine göre, Kutsal Toprakların (Filistin’in, Kenan Diyarının) yerel sakini olan Yahudilerdir. 1800’lerden 1948’deki İsrail Devleti’nin kuruluşuna kadar farklı bölgelerden Osmanlı hâkimiyetindeki Kenan Diyarına göçmüş ve çoğunlukla Aşkenaz, Sefarad ve Mizrahilerden oluşmuş sosyolojik Yahudi topluluğuna Yeni Yişuv; kökü daha eskilere dayananlara ise Eski Yişuv denir.

Filistin’de örgütlü Yahudi cemaatidir. Siyonist düzenek bu örgüte dayanmaktadır. Devletsi bir örgütlenmedir. Bu örgütün savunma teşkilatına Hagana (Haganah) deniyor. Hagana, Sosyalist Siyonist Hareketinin paramiliter silahlı kuvveti olarak Yahudi yerleşimlerini saldırılara karşı korumuş, Yahudi göçünü sağlamış ve ileride kurulacak olan İsrael Silahlı Kuvvetlerinin temelini oluşturmuştur. Bu Siyonist yapı daha sonra “Jewish Agency” (Yahudi Ajansı) adını almıştır.

Ben-Gurion 1930 yılında, Yahudi Ajansının lideri oldu ve Hagana’yı hep elinde bulundurdu. Hagana, devlet kurulunca İsrael Savunma Kuvvetleri oldu. Başbakan olduğunda bile, savunma bakanı koltuğunu kimseye bırakmadı, hep savaş yönetimindedir.

Hagana teröristleri, başlangıçtan itibaren, esas olarak Kudüs ve çevresindedirler.


Ergun ya da Irgun Örgütü (İzel/ Ezel/ Etzel): Jabotinskiy’in en büyük eseridir. İsrael resmi tarihi bunu görmezden gelebilir çünkü resmi tarih Ben Gurion üzerinden kurguludur. Bu tarih, İsrael’i Araplar ile dostluktan yana, barışçı ve edilgen gösterme eğilimindedir.

Ergun/Irgun, gerçekte şiddet yanlısı ve şiddeti cömertçe kullana bir örgüt olmuştur. Yişuv adlı örgütün savunma teşkilatı olan Hagana’dan kopanlar tarafından kurulmuştur, 1937 yılı Nisan ayı. Arap saldırıları ve özellikle Arap isyanı meselesinde Hagana içindeki görüş ayrılığından çıkmıştır. Aslında 1931 yılında ayrılanlara Hagana-B deniyor. 1936 yılında Arap isyanı hızlı bir şekilde başlayınca ayrılık keskinleşiyor ve Irgun/Ergun adı alınıyor. Tel-Aviv’de Betar teröristleri ile birleştiler.

Bu örgüt, Filistin’i terk etmek istemeyen, İngilizlerin Filistin’den ayrılmaya razı olmasında çok büyük rol oynamıştır.

Ergun ismi, Türkçe Ergün ismi ile benzeşmektedir. 1936-1937 yıllarında, Yahudilerin Filistin’deki isyanı bastırmaları, Türkiye’de bazı “damarlarda” sevinçle karşılanıyordu. Bu dönemde ve sonrasında, o bazı damarlarda, Ergun isminin çokça konmasının bir anlamı vardır. Bu isme, o tarihlerden, önce rastlanmazdı. Bu manada Ergün ismi de anlam kazanmaktadır, dikkat. Bir dikkat daha diyerek, 1967 ve sonrasında, adı İzel/ Ezel/ Etzel olanlar ile Ezel ismi verilen her tür nesneye dikkat çekelim.

Bu örgüt, Jabotinskiy’in öğretisine göre kurulmuştur. Bu öğreti “gizlilik, şiddet, suikast ve Arapları sürmek yerine ‘Demir Duvar’ ile sıkıştırarak, iradelerini kırmak ve boyun eğer hale getirmeyi öne çıkarır.”

1939 yılında başlayan Arap isyanını başarıyla bastırdı ve bir İbrani zaferine çevirdi. 1940 yılının başında ateşkes ilan ederek İngiltere’ye karşı olan eylemlerini durdurdu. Bu karar kolay değildir.

Yişuv’da sağ partiler tarafından destekleniyordu.

1943 yılında, Ergun’un başına Menachem Begin geçti. Bu geçiş, örgüte yepyeni bir hareketlilik kazandırır. Lehi’nin Ergun’dan ayrılması kâğıt üzerindedir. Begin’in Ergun’un başında olduğu dönemde (1943-1948) Lehi en büyük terörist eylemleri yapmıştır: Lord Moyne ve Kont Bernadotte suikastları.

Bunlardan birincisi Menachem Begin adına, diğeri ise İzak Şamir adına kayıtlıdır.

Örgüt ve lideri Begin, Filistin’in bölünmesine karşı olmakla birlikte, Arapların kendilerine tabi olarak demir duvar baskısı altında yaşamalarını istiyorlardı, İngiltere’nin bölünme planından vazgeçmesini, İngiltere’ye karşı savaş nedeni saymıştı. 1944 yılının başında İngiltere’ye savaş ilan ettiler.

Betar, Beitar: Vladimir Jabotinsky tarafından 1923’te Letonya’nın Riga kentinde kurulan bir Revizyonist Siyonist gençlik hareketidir.

Jabotinskiy, Betar’ın kurulmasına gerekçe olarak, Arapların Yahudi yerleşim yelerine yönelik saldırılarını gösteriyordu. Bu olayların Yahudiler için ciddi tehditler gösterdiğine ve ancak Filistin ve Ürdün’ün tamamına yayılan eski Yahudi devleti İsrael’in yeniden canlandırılmasıyla çözülebileceğine inandığını söylüyordu. Tamamen milliyetçi ideallerle aşılanmış ve Yahudiliğin tüm düşmanlarına karşı askeri eylem için eğitilmiş yeni bir Yahudi nesli yetiştirmek için Betar’ın oluşturulmasını öneriyordu.

1931’de Jabotinsky, Danzig’deki ilk dünya konferansında rosh Betar (“Betar başkanı”) seçildi. II. Dünya Savaşı sırasında Betar, hem İngilizlerle birlikte savaşan Yahudi alayları hem de Manda Filistin’de İngilizlere karşı savaşan Yahudi grupları için bir asker kaynağıydı. Betar geleneksel olarak Yahudi öncülerin orijinal Herut ve ardından Likud siyasi partileriyle bağlantılıydı ve Revizyonist Siyonist militan grup Irgun ile yakın bir bağa sahipti. İsrael’in en önde gelen politikacılarından bazıları gençliklerinde Betar üyesiydi. Eski başbakanlar Menachem Begin, Yitzhak Shamir ve Ehud Olmert ile eski Savunma Bakanı Moshe Arens de dahil olmak üzere Betar “mezunlarıydı”.

Hem Siyonist hem de Siyonist olmayan Yahudilerin direnişine rağmen Betar, Polonya, Filistin, Letonya, Litvanya, Avusturya, Çekoslovakya, Almanya ve diğer ülkelerde hızla geniş bir takipçi kitlesi edindi. Özellikle o dönemde Avrupa’nın en büyük Yahudi nüfusuna sahip olan Polonya’da başarılı oldu. 1934’te Polonya, Betar’ın 70.000 üyesinden 40.000’ine ev sahipliği yapıyordu. Varşova’daki rutin Betar faaliyetleri arasında askeri tatbikat, İbranice eğitimi ve İngilizce öğrenmeye teşvik yer alıyordu.

Betar, 1937’den 1944’e kadar, Nazilerin Yahudilere yönelik zulmü ve katliamından kaynaklanan mülteci akınına rağmen artırılmayan İngiliz Mandası’nın göç kotasını ihlal ederek Yahudilerin Filistin’e yaygın göçüne yardım etti. Betar, bu tür kısıtlamalar altında tahmini 40.000 Yahudi’nin Filistin’e kaçırılmasından kısmen sorumluydu.

Irgun-Betar koalisyonunun taktikleri, ana akım Siyonist düzenin Arap saldırılarına karşı uyguladığı itidal politikasıyla çelişiyordu. 1930’ların ve 40’ların büyük bir bölümünde, iki örgüt genellikle Filistinli Yahudilere yönelik herhangi bir saldırıya yanıt olarak Arap sivillerin yaşadığı bölgeleri bombaladı.

Irgun, özellikle Filistin’e yasadışı göç konusunda Filistin’de ve dünya çapında Betar ile yakın bir şekilde çalıştı, ancak örgütsel ve yapısal olarak ayrı kaldılar. İngiliz politikası ve Yahudilerin ihtiyaçları/talepleri giderek daha fazla çatıştıkça, Betar ve Irgun, İngilizlere karşı, esas olarak sabotaj ve suikast gibi gerilla taktiklerine dayanan askerî harekâtlarını yoğunlaştırdı.

II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte, Raziel ve Jabotinsky, İngiltere ve Siyonistlerin Almanya’da ortak bir düşmana sahip olması nedeniyle İngilizlere karşı koşulsuz ateşkes ilan ettiler. Raziel’in ikinci komutanı Avraham “Yair” Stern, ayrılarak Stern Grubu’nu kurdu. Grubun adı daha sonra LEHI (Lohamei Herut Yisrael, “İsrail Özgürlük Savaşçıları”) olarak değiştirildi ve İngiliz hedeflerine saldırmaya devam etti. Betar’ın radikal unsurları LEHI’ye katıldı, ancak çoğu Irgun’da kaldı.

Kısacası, Jabotinskiy Hareketinin gençlik kolu olarak kuruldu. Menachem Begin, daha Polonya’dayken bu örgütün başkanı olmuştu. Örgüt adını, Betar, Trumpeldor’dan almaktadır. “Brit Trumpeldor” adının kısaltılmışıdır. Siyonist hareketin kahramanlarından Jozef Trumpeldor hem Gelibolu’da Türklere karşı Siyon Katır Birliğinde görev alarak savaşmıştı hem de savaştan sonra, 1919 yılında, İstanbul’a yerleşerek Filistin’e göçmen kaçırma işini yönetmiştir. 1920 yılında, Araplarla yapılan bir çatışmada öldü. Adını “Betar” ile yaşatmaya çalışıyorlar.

White Paper / Peel Komisyonu: 1939 yılında yayımlandı. İngiltere bu yaklaşımıyla, Balfour Deklarasyonu ile açıkladığı Filistin’de Yahudilere yurt açma vaadinden geri dönüyor. Jabotinskiy bunu “Siyonist ümitler için ölüm kararı” olarak nitelemiştir.

Lehi: 1940 yılında, Irgun örgütünden ayrılan, Avraham Stern tarafından kurulmuştur. Yüzü bulmayan üyesiyle o yıllarda Filistin’de kurulan Siyonist örgütler arasında en küçüğü olmasına rağmen İngilizlere karşı yürüttüğü eylemler ve suikastlarla tanınmıştır. 28 Mayıs 1948’de İsrael Ordusu’nun kurulmasıyla eylemlerine son vermiştir. Örgüt İngilizler tarafından kurucusu Avraham Stern’e atfen Stern Grubu veya Stern Çetesi olarak da adlandırılmıştır ama sonra adı bilinen halini almıştır. LEHI (Lohamei Herut Yisrael / İsrail Özgürlük Savaşçıları), Filistinden İngiliz mandasının kalmasını, Yahudi göçünün serbest bırakılmasını ve Yahudi devletinin kurulmasını isteyen Siyonist bir terör örgütüdür. Operasyon dairesinin başında İtzak Şamir vardır.

İngilizler, yakaladıkları Lehi teröristlerini kısa zamanda idam ediyorlardı. Bunlardan biri Moşe Barzani’dir. Erbil doğumludur. Bu Kürt-Yahudi, bu deyim tartışılır, elini çabuk tutup işi kendi bitirmiştir. Kurucu Avraham Stern ise evinde öldürülmüştür. Çetenin spekteküler eylemleri ünlüdür.

İbrani Mukavemet Hareketi: İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasında Hagana, Ergun ve Lehi birleşerek Hebrew Resisstance Movement (İbrani Mukavemet Hareketi) adını almıştır.

Likud: İsrail’in ana sağ siyasi partisidir. 1973 yılında Menahem Begin tarafından birkaç liberal ve sağ partinin birleşmesiyle kurulmuştur. Likud’un 1977 seçimlerindeki zaferi, ilk defa solun güç kaybetmesi bakımından ülke siyasal tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Üyeleri genellikle Likudnik olarak adlandırılır, Irgun’un siyasi ardılı olarak kabul edilmektedir.

Ergun dağıldıktan sonra yerini almıştır. Siyasal partidir ve çok sayıda başbakan çıkarmıştır.

Histadrut: Yahudi İşçi Federasyonunun adıdır. Bu örgüt İngiliz yönetimi altında bir Yahudi devleti kurulmasını sağlamıştır. Ben-Gurion aynen Hagana gibi bunun da yönetimini kimseye bırakmamıştır.

Ben-Gurion, David Ben-Gurion: veya David Grün 16 Ekim 1886- 1 Aralık 1973), Ben-Gurion, Rus İmparatorluğu’nun bir parçası olan Polonya’nın Plonsk şehrinde doğdu. Babası, Avigdor Grün bir hukukçu ve aynı zamanda Hovevei Zion örgütünün lideriydi.

Ben-Gurion ateşli bir sosyalist ve Siyonist oldu ve 1906 yılında Filistin’e göç etti. Göç etmesinin kısmen nedeni babasının ticari çıkarlarıydı fakat bunun yanında Doğu Avrupa’daki anti-Semitizm ve soykırım da göç etmesinin bir başka nedeniydi. Ben-Gurion, İsrael devletinin kurulmasıyla sona erecek süreçte Sosyalist Siyonizmin önde gelen siyasi önderlerinden biriydi. Bu dönemde Sosyalist Siyonizm, Dünya Siyonist Örgütünün içinde hâkim duruma geçmiş hareket idi. Aşırı dindar bir idealist olan Ben-Gurion, kendisini, Yahudi Devletinin kurulmasına adamıştı.


Ben-Gurion, Yahudileri İngiliz Ordusuna katılmaları konusunda cesaretlendirirken aynı zamanda da İngilizlerin Yahudi göçünü engellemeye çalıştığı bir zamanda Avrupa Yahudilerinin yasadışı olarak Filistin’e göç etmelerini sağlıyordu. Başında bulunduğu ve mimarı olduğu Histadrut ve Hagana ile bu dönemde kayda değer işler yapmıştır.

Filistin’de devletin kurulmasından önceki dönemde, Ben-Gurion ana akım Yahudileri temsil etti ve bir ılımlı olarak tanındı. İngilizler Ben-Gurion’un önderliğini yaptığı Hagana örgütüyle, İngilizlere karşı direnen daha radikal Yahudilerle mücadele etmek için iş birliği yaptı. Ben-Gurion, Ze’ev Jabotinsky ve daha sonra da onun halefi olan Menachem Begin önderliğindeki Siyonist Revizyonistlere kuvvetli bir şekilde karşı idi.

Ben-Gurion Ergun ve Lehi’nin terör eylemlerine şiddetle karşı çıkıyordu. Begin’i faşist olarak nitelemekten hiç çekinmemiştir. Hatta, Lord Moyne öldürüldükten sonra, Lordun Churchill’in yakın arkadaşı olmasından dolayı, kızıp, taksimden vaz geçmesin diye, başında bulunduğu Hagana aracılığıyla, ezel ve lehi teröristlerini avlamaya başladı. Yakaladıklarını İngilizlere teslim ediyordu. Ama Begin’e dokunmadı.

Ben-Gurion, örgütünün Menahem Begin’in Ergun isimli örgütüyle iş birliği yaptığı kısa süreli zaman zarfında şiddete dayalı direniş hareketlerinde yer aldı. Fakat, her türlü terörist eyleme katılmayı reddetti ve sadece askeri hedeflere saldırılması gerektiğini savundu. Ben-Gurion ilk başta Begin’in King David Oteli Bombalamasına destek verdi. Fakat, bombalamanın çok sayıda insanın ölümüyle sonuçlanma ihtimali görülür hale gelince Ben-Gurion, Begin’e eylemi iptal etmesini söyledi fakat Begin bu isteği reddetti.

Ben-Gurion 14 Mayıs 1948’de İsrael Devleti’nin kurulma kararının 6 ya karşı 4 oyla kabul edilmesini sağladı. Bu kararın onaylanması sırasında kendi partisi de dahil olmak üzere siyasi yelpazenin her 2 tarafından da muhalefetle karşılaştı.

İsrael’in bağımsızlığının ilk haftalarında tüm direniş örgütlerinin tasfiye edilmesini ve bunların yerini bir resmi ordunun, İsrael Savunma Kuvvetlerinin alması kararının onaylanmasını sağladı. Bu karar nedeniyle, Ben-Gurion Ergun isimli direniş örgütüne silah taşıyan Altalena isimli geminin batırılması emrini verdi. Bu emir bugünde hala tartışmalı bir durumdadır.

Siyasi kariyerine ilk olarak başladığı sıralarda ismini İbranice bir isim olan Ben–Gurion olarak değiştirdi. Faaliyetleri Cemal Paşa tarafından takip edilen Ben-Gurion Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altındaki Filistin’den siyasi aktiviteleri nedeniyle tutuklandıktan sonra pasaportuna “bir daha dönmemek üzere” ifadesi yazılarak sınır dışı edildi. Bu dönemde Cemal Paşa binlerce Yahudi’yi Filistin’den kovdu.

1912 yılında 8 ayda Türkçe öğrendikten sonra İstanbul’a taşınmış ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hukuk öğrenimi görmüştür.

Ben–Gurion 1918 yılında İngiliz ordusuna bağlı Yahudi Lejyonu’nun 38. Tabur’una katıldı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Filistin’in İngiltere tarafından ele geçirilmesiyle Ben-Gurion ve ailesi Filistin’e geri döndüler.

İsrael’in ilk başbakanı ve İsrael Devleti’nin kurucusudur. Bağımsızlık savaşını yönetti. Mısır ile ateşkesin ilan edildiği 25 Şubat 1949 tarihinde başbakan oldu 1953 yılına kadar bu görevde kaldı.

1955 yılında yeniden başbakan ve savunma bakanı oldu. Bir dönem için Osmanlı vatandaşıdır. 14 Mayıs 1948’de Tel Aviv’de İsrael Bağımsızlık Bildirgesi’ni okumuş ve 1948 Arap-İsrael Savaşı’nda ülkenin liderliğini yapmıştır. 1942 yılında New York’ta düzenlenen Baltimore Konferansı’nın programını hazırlayan kişi oldu. Hükûmetteki görevinden ve daha sonra Knesset’ten ayrıldıktan sonra Ulusun Atası payesi ile onurlandırılmıştır. Ben-Gurion Filistinlilere açık ortamda “kardeş” dese de kapalı ortamlarda onların bu topraklardan “def olup gitmesi” dışında başka yollarının olmadığını beyan eden siyaseten ve ahlaken sahtekarın tekidir.

Adının verildiği bir husumet vardır; Ben-Gurion Husumeti. Nedir bu? Arap yanlılarına ve Rus/ Sovyet düzenine karşı olan husumet. Bu iki husumet birleştiğinde şiddeti çok artmaktadır. Peki, nerede birleşmiştir bu iki husumet bu topraklar açısından? Osmanlıcılık fikrini güden Adnan Menderes ve yakın çalışma arkadaşlarında. Menderes zamanı, Araplara çok yaklaşıldığı ve yine aynı şekilde Sovyetlerle iş birliği içine girilmek üzere olan zamandır. Menderes Sovyetleri ziyaret etmek üzereyken devrildi. Daha fazlasına daha sonra geleceğiz.

Ara not: Türkiye son çeyrek yüzyıldır Araplarla oldukça içli dışlı oldu. Bunun yanında bazı şahısların kişisel korkularından dolayı Rusya Federasyonu, özelinde Putinle, çoğu kişinin, haklı nedenlerden dolayı, anlam veremediği bir yakınlaşmadır bu. Çünkü bu zihniyete göre Ruslar komünisttir ve komünist bunların ağzında Allahsız demektir. Zaten, işin başındaki şahıs “sıra Türkiye’de” diye bir cümle kurmuştu. Hayır, sıra Türkiye’de değil, sıra kendisinde. Ve bu şahıs bunu çok iyi biliyor. Sıra Türkiye’de diyerek kendi lehinde kamuoyu oluşturmaya çabalıyor. Ben-Gurion Husumeti devreye alınabilir. Bence devrededir.

Ben-Gurion, ne kadar küçük olursa olsun, Filistin’in bir parçasında İsrael devletinin kurulması için mücadele ediyordu. Bundan sonra hep tamamı ve hep büyümek için savaş çıkarıyor ve savaşıyordu.

Tam bir Jabotinskiy stratejisi.

Jabotinskiy stratejisine bu kadar bağlı olan Ben-Gurion, 1940 yılında New York’ta ölen bu şahsın cenazesini kendisi iktidarda olduğu sürece İsrael’e sokmamıştır. Bunu bir nevi kıskançlık, çekememezlik ya da kendisini yıllarca peşinden sürükleyen ruhundan nefret etmek olarak düşünmek olasıdır.

Lord Moyne ve Suikasti: Walter Edward Guinness, 1st Baron Moyne (d. 29 Mart 1880- 6 Kasım 1944), Anglo-İrlandalı bir asker ve politikacıydı. İngiltere için Güney Afrika ve Birinci Dünya Savaşı’nda savaştı. Muhafazakâr Parti milletvekili olarak Parlamento’ya girdi ve Winston Churchill hükûmetlerinde bakanlık yaptı.

Parlamento’da Türkler ve Atatürk lehine konuşmasıyla tanındı. 1920’li yılların başlarında Parlamento’daki konuşmalarında Mustafa Kemal Atatürk’e hayranlık duyduğunu belirtti. Lloyd George’un Anadolu’daki Türk birlikleriyle savaşmaları için Yunanistan’ı finanse etmesi aleyhine konuşmalar yaptı. Ayrıca başbakanı dünya barışına karşı gelmekle ve İngiltere’nin dış politikasını Dışişleri’ne yeterince danışmadan şekillendirmekle suçladı.

1899’da asteğmen rütbesiyle İngiliz Silahlı Kuvvetleri’ne katıldı. Güney Afrika’da görev yaptı ve bu süreçte çeşitli çarpışmalarda yer alarak adını duyurdu. Fahri yüzbaşı oldu ve Kraliçe’nin Güney Afrika Madalyası ile taltif edildi. Birinci Dünya Savaşında Mısır ve Gelibolu’da görev yaptı. 1916’da binbaşı oldu. Avrupa’daki muharebelere katıldı ve 1917’de  Passendale yakınlarındaki muharebe sonrası “Distinguished Service Order” ile ödüllendirildi. Yarbay rütbesiyle ordudan ayrıldı.

Birinci Dünya Savaşı öncesi siyasete girdi. Londra Şehir Konseyi’nde üye olarak yer aldı ve 1907’de Muhafazakâr Parti’den Avam Kamarası’na milletvekili olarak seçildi. 1913’te Doğu Anadolu’yu ziyaret etti ve bölgedeki Ermenilerin, Ruslar tarafından gizlice silahlandırıldığını belirtti. Ailesinin Dublin’de fabrika ve değerli mülkleri vardı, İrlanda Bağımsızlığı için lehte oy kullandı.

Winston Churchill tarafından kurulan hükûmetlerde savunma, tarım-balıkçılık ve ekonomi konularında çeşitli görevler aldı. İngiltere’nin Orta Doğu bakanı olarak Mısır’da görev yaptı. 6 Kasım 1944 tarihinde öldürülmüştür. Kahire’de ikamet etmekteydi ve İngiltere’nin Ortadoğu’dan sorumlu devlet bakanıydı. Dahası Winston Churchill’in yakın arkadaşıdır. Öldürülme nedeni olarak kayıtlara “İngilizlerin Filistin’de taksimden vazgeçtiği düşünüldüğünden” olarak geçmiştir. Öldürenler Lehi teröristleridir.

Kont Folke Bernadotte (af Wisborg) Suikasti: (2 Ocak 1895- 17 Eylül 1948), İsveçli asker, insan hakları savunucusu ve diplomat. Arap ülkeleri ile İsrael arasında Birleşmiş Milletler adına arabuluculuk yaptığı sırada öldürülmüştür.

İsveç kralı Gustav’ın yeğeniydi. 1918’de İsveç ordusuna girdi. İzci hareketinde görev aldı. II. Dünya Savaşı’nda İsveç Kızılhaç Örgütü’nün başına getirildi ve birçok savaş tutsağının karşılıklı değişimini sağladı. Alman toplama kamplarında yaklaşık 20 bin kişiyi kurtararak saygınlık kazandı. Avrupa’nın
savaşan bütün ülkelerinde çok iyi tanındığı için, Nazi ileri gelenlerinden Heinrich Himmler bile kendisinden, Almanya’nın teslim olma koşulları konusunda yardım istemiştir.

20 Mayıs 1948’de BM Güvenlik Konseyi’nce Filistin’de arabuluculuk görevine atanan Bernadotte Arap ülkeleri ile İsrael’in, 11 Haziran’da yürürlüğe giren BM ateşkes kararını gönülsüzce de olsa kabul etmelerini sağladı. Ama Arap mültecilere, artık İsrael Devleti’nin parçası durumuna gelmiş bulunan
yurtlarına dönme izni verilmesini önerdiği için kısa sürede düşman kazandı. Çünkü İngilizlerin taksim planından vazgeçtiğini düşünülmeye başladı.

Aslında Kont, işin başına geçtiğinde ateşkes halinin yetersiz kalacağını bir barış planına ihtiyaç duyulduğunu gördü. Bu tespit ve bunun dillendirilmesi Yahudilerin kendisine düşman kesilmesine neden oldu. Yahudiler savaşlarda kazandıklarını ve hatta kurulmuş olan İsrael devletini de kaybedeceklerini düşündüler. Bu çok abartılı bir düşüncedir.

O dönemde Filistin toprakları üzerinde Yahudilerin ve Ürdün’ün gözü vardı. Kont bunu görüyordu ve belki de tam olarak önerisinin alacağı son şekil buydu. Aslında böylesi bir durum, Filistinlilerin devletsiz kalması demektir. Yine böylesi bir durum tam teşekküllü bir devletin olmaması, federatif bir
yapının olması ve tek devlette olabilecek devlet erkinin güçsüzlüğü demektir.

Bir dizi ölüm tehdidinin ardından, Lehi teröristler tarafından, Fransız Hava kuvvetleri albaylarından BM gözlemcisi André-Pierre Serot ile birlikte öldürüldü.

Şin Bet: “Genel Güvenlik Servisi”dir. Şabak olarak bilinir. İsrael’in iç güvenlik ve karşı istihbarattan sorumlu gizli servisidir. 8 Şubat 1949 tarihinde kurulmuştur.

Aman (askeri istihbarat) ve Mossad ile birlikte İsrael İstihbarat Topluluğu’nun üç ana örgütünden biridir.

Şin Bet’in görevleri devlet güvenliğini sağlamak, terör şebekelerini ortaya çıkarmak, terör şüphelilerini sorgulamak, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki terörle mücadele operasyonları için istihbarat sağlamak, casusluğa karşı koymak, üst düzey devlet görevlilerinin korunmasını sağlamak, önemli altyapı ve hükûmet binalarının güvenliğini sağlamak, İsrael havayolları ve yurtdışı büyükelçiliklerinin güvenliğini sağlamaktır. Doğrudan başbakana karşı sorumlu olarak görev yapar.

Şin Bet’in üç operasyonel kanadının olduğu düşünülmektedir:
-Araplar Dairesi: İsrael, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki Arap bağlantılı terörle mücadele faaliyetlerinden öncelikli olarak sorumludur.
-İsrael ve Yabancılar Dairesi: Eski adı Arap Olmayan İşler Dairesi olan bu birim, Yahudi Sektöründe Karşı İstihbarat ve Yıkıcı Faaliyetlerin Önlenmesi Dairesi’ni de (Yahudi Dairesi olarak da bilinir) bünyesinde barındırmaktadır. 1980’lerden bu yana temel faaliyetleri, İsraelli aşırı sağcıların İsrael hükûmetinin sembollerine zarar verme veya Filistinlilere saldırı düzenleme niyetleri hakkında bilgi toplamaktır.
-Koruma Güvenlik Dairesi: Ülkedeki hükûmet yetkilileri, elçilikler, havalimanları ve araştırma tesisleri gibi yüksek değere sahip kişileri ve yerleri korumaktan sorumludur.

Şin Bet’in, şüphelileri sorgulayarak bilgi elde etme yöntemleri konusunda başlangıçtan beri ciddi endişeler mevcuttur. 1987’de, aşırı şiddet kullanımıyla ilgili şikayetlerin ardından Landau Komisyonu, gerektiğinde “orta düzeyde fiziksel baskı”yı onaylayan yönergeler hazırladı. Ancak 1994’te devlet
denetçisi Miriam Ben-Porat bu düzenlemelerin ihlal edildiğini ve üst düzey Şin Bet görevlilerinin bunu engellemediğini tespit etti.

1998’de mensuplarını yine İsraellilerin oluşturduğu İşkenceye Karşı Genel Komite adlı oluşumun İsrael Yüksek Mahkemesi’nde Şin-Bet’in işkenceleri hakkında dava açması üzerine, teşkilatın o dönemdeki Genel Müdürü General Ami Ayalon mahkemeye bir rapor sunmuş ve İsrael İç Güvenlik Teşkilatı’nın Filistinlilere işkence yapmadan edemeyeceğini, Şin-Bet soruşturmaları açısından işkencenin zorunlu olduğunu ileri sürmüştü. Ayalon aynı raporda işkenceye herhangi bir sınırlama getirilmemesini de talep etmişti. Sonuçta Yüksek Mahkeme, Ayalon’un raporunu esas alarak İşkenceye Karşı Genel Komite’nin davasını reddetti.

ABD’de Brookings Enstitüsü’ne konuk olan İsrael güvenlik servisi Şin Bet’in eski başkanı Avi Dicter, İsrael’in terörle mücadele operasyonlarının perde arkasına ilişkin yaptığı alışılmadık açıklamasında, suikast operasyonlarının her birinin tek tek başbakan tarafından onaylandığını anlattı.

Menachem Begin: Ergun’cudur ve Likud partisi ile iktidara gelmiştir. 1977. Teröristtir ve Başbakanlık yapmıştır. Buna göre Jabotinskiy “Herzl”den sonra en büyük ve tek Yahudi’dir. Ben-Gurion ise bunun gözünde “fırsatçı”dır.

Kendisi en sağlam fesatçılardan biridir (konspiratör). Teröristtir.

Kennedy suikastı ile ilişkilendiriliyor.

Menachem Begin Filistin’in tamamı için savaş istiyordu. Yalnız, fiiliyatta Filistin’in bölünerek bir parçasında İsrael devletinin kurulmasını kabul ediyordu.

İtzak Shamir (İzak Şamir): Kendisi en sağlam fesatçılardan biridir (konspiratör). Teröristtir ve başbakanlık yapmıştır. 1955-1965 yılları arasında MOSSAD’da operasyon dairesini yönetti. Kennedy suikastı bu dönemdedir. Çeşitli kaynaklar kendisini Kennedy suikastı ile ilişkilendiriyor.

Moşe Dayan: 20 Mayıs 1915- 16 Ekim 1981, askeri lider ve politikacı. 1948 Arap-İsrail Savaşı’nda Kudüs cephesinin komutanı, 1956 Sina Savaşı sırasında İsrail Savunma Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı (1953-1958) ve 1967’deki Altı Gün Savaşı sırasında Savunma Bakanı. Görüş ve
eylemleri ile dünya çapında bir savaş sembolü haline gelen şahıs.

1930’larda Dayan, 14 yaşında Yahudi savunma gücü Haganah’a katıldı. Filistin’deki Arap isyanı sırasında Orde Wingate (ingiliz) komutasındaki Özel Gece Birlikleri’nde görev aldı.

Dayan, 1967 Altı Gün Savaşı’ndan hemen önce Savunma Bakanı oldu.

Dayan’ın Savunma Bakanı olarak görev yaptığı 1973 sonlarındaki Yom Kippur Savaşı sırasında ve sonrasında, hazırlıksızlıktan sorumlu tutuldu.

Dayan dinsel inançlarla alakası olmayan bir Yahudi ateistti.  İbranice, Arapça ve İngilizce konuşuyordu.

23 Temmuz 1948’de, Genelkurmay’ın muhalefetine rağmen David Ben-Gurion’un ısrarı üzerine Dayan, Kudüs’ün Yahudi kontrolündeki bölgelerinin askeri komutanlığına atandı.

Dayan, İsrail ordusunda, daha evvel üzerinde yeterince durulmayan, şunları içeren büyük bir yeniden yapılanma gerçekleştirdi:

  • Muharebe birlikleri güçlendirildi.
  • İsrail Ordusunun İstihbarat ve Eğitim Birimlerinin kalitesi yükseltildi
    Depo ve tedarik faaliyetlerinin sivil Savunma Bakanlığı’na devredilmesi.
  • Seferberlik şemasının yenilenmesi ve yeterli teçhizat için tahsisat sağlanması.
  • Binbaşı ve üzeri rütbedeki subaylar için bir askeri okul açılması.
  • Vurucu kuvvetlere (Hava Kuvvetleri, Zırhlı Birlikler) ve komando taburlarının eğitimine vurgu yapıldı.
  • Askeri eğitim için gençlik kolu olan GADNA’yı geliştirdi.
  • Silahlanma hızlandırıldı: İngiltere ve Fransa’dan çok sayıda çeşitli silahlar aldı. Tank, uçak, piyade zırhlı araçları, topçu sistemleri, 6×6 nakliye kamyonları…


Temmuz 1953’te, Genelkurmay’dayken Dayan, gece sınır ötesi misilleme baskınlarında uzmanlaşacak olan 101. Birimin kurulmasında rol oynadı. Uzun süre gece operasyonları yaptırdı.

Kibya katliamının baş mimarlarından biridir. Katliamda 45 ev havaya uçuruldu ve 69 sivil öldürüldü.

Saldırıyı yöneten Ariel Şaron daha sonra “evlerin boş olduğunu düşündüğünü” söyledi. Öldürülen sivillere yönelik uluslararası eleştiriler, taktik değişikliğine yol açtı. Bu, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin sivil binalara yönelik son büyük ölçekli saldırısıydı. Gelecekte hedefler Arap Lejyonu, Sınır Polisi ve Mısır veya Suriye Orduları olacaktı. Dayan, 101. Birimi Paraşütçü Tugayı ile birleştirdi ve komutasına Şaron’u atadı.

Dayan, sınır ötesi cezalandırıcı misilleme baskınlarının değerine inanıyordu:

“Her su borusunu patlamaktan veya her ağacı kökünden sökülmekten kurtaramayız. Portakal bahçelerindeki işçilerin veya yataklarındaki ailelerin katledilmesini engelleyemeyiz. Ama kanlarına çok yüksek bir bedel biçebiliriz; o kadar yüksek bir bedel ki artık Araplar, Arap orduları veya Arap devletleri için ödemek imkansızlaşır.”

Elkayam Harekâtı / Katliamı “olabildiğince çok düşman askerinin öldürülmesi” öngörüyordu. Polis karakolu ve diğer bazı binalar havaya uçuruldu ve 72 Mısırlı ve Filistinli öldürüldü. Bunun yanında Kadeş, Şarm el-Şeyh, Egged, el Sabha, Volkan, Celile Denizi, Gazze Şehrini Bombalama (58 sivilin ölümü), Husan ve Arap Lejyonuna Saldırı, Kalkilya Polis karakoluna Saldırı, Samaria (en son gece operasyonu) harekatları yapıldı.

Ariel Şaron: 26 Şubat 1928- 11 Ocak 2014). 1982 yılında Lübnan İç Savaşı sırasında İsrail’in Savunma bakanı olarak görev yapmıştır. Gözlemciler İsrail’in gözleri önünde gerçekleşen Sabra ve Şatilla katliamından Ariel Şaron’u sorumlu tutmuşlardır. Tamamen savunmasız ve çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan üç binden fazla Filistinli insanın öldüğü bu katliam, dünyanın en vahşi katliamları arasında sayılmıştır. Katliam sırasında 12 yaşında olan ve Şatilla Mülteci Kampında ikamet eden Fuad Abid, insanların saldırıdan kaçmasını engellemek için işgalci İsrail askerlerinin kampları kuşattığını ve dönemin İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron’un komutasındaki askerlerin gece boyunca katliamcıların işini kolaylaştırmak için aydınlatma fişeklerini kullanmasının yanı sıra çeşitli destekler sağladığını ifade etti. Bu katliama verdiği destekten ve katliamın müsebbibi sayılmasından sonra Şaron, “Kasap veya Beyrut Kasabı” olarak anılmaya başladı.

Sabra ve Şatilla katliamı, 16 Eylül 1982 tarihinde İsrail yanlısı aşırı sağcı Hristiyan Falanjist milislerin Batı Beyrut’ta Sabra ve Şatilla adındaki Filistin mülteci kamplarını basarak çocuklar dahil yüzlerce (3000- 3500 civarı) Müslümanı katletmesi olayıdır. Katliamda, sonradan, İsrail’in eski başbakanlarından olan Ariel Şaron’un rolü olduğu iddia edildi. İsrail Meclis Araştırma Komisyonu Şaron’u katliamdan dolaylı olarak sorumlu bulmuş, Şaron bunun üzerine Savunma Bakanlığı görevinden istifa etmiştir.

Roosevelt’in Ölümü: çoğu kişi, Roosevelt’in yaşaması durumunda, İsrael devletinin kurulamayacağına inanır. Başkan, “bundan sonra, Filistin konusunda, Arapların görüş ve rızasını almadan, hiçbir açıklama yapmayacağını” belirten mektubu, Suudi Arabistan kralı aziz İbn-i Saud’a 5 Nisan 1945 tarihinde yazmıştır.

İlginçtir, tam yedi gün sonra ölmüştür: 12 Nisan 1945.

Devreye Ben-Gurion husumetinin girdiğine, bence, şüphe yok. Araplara yakınlaşmak ölüm demektir.

İnceleyelim. Başkan 1921 yılında çocuk felci geçirmiştir, buna rağmen sağlığı yerindedir ama yorgundur. Neden yorgundur? Yalta’dan (Yalta Konferansı, 4-11 Şubat 1945) yeni gelmiştir ve Sovyetlere çok cömert davranmıştır. Bunu herkes gibi kendisi de biliyordu. Sovyetlerin savaşın kazanılmasındaki payı çok büyüktür ve o bunu kabul ediyordur ve Sovyetlerle büyük bir anlaşma yaparak güven vermek istiyordur… Bir ölüm nedeni daha. Husumetin çift kanadı tamamlanmıştır.

Kendi çiftliğinde dinlenmekte olup aynı zamanda 25 Nisan 1945 tarihinde yapılacak yeni Birleşmiş Milletlerin açılışına hazırlanmaktadır. Çevresindekiler ölümle ilgili herhangi bir kaygı taşımıyorlardı çünkü başkan oldukça sağlıklıdır. Özel hekimi yanındadır. Dikkat edelim buraya, tek hekimdir.

Kardiyolog olan bu hekim, Yahudi asıllıdır, askeri hekimdir.

Seçim yorgunluğu denemez buna. Çünkü seçim 7 Kasım 1944 tarihinde gerçekleşmiştir. Gerginliğin getirdiği bir yorgunluk olabilir. Öldüğü gün hekim (Bruenn) tarafından sabah muayenesi yapılır ve bir sorun görülmez. Muayene esnasında başının ağrıdığını söylemiştir ama şaka diye de eklemiştir. Bu “şaka” üzerine ilaç verilip verilmediği bilinmemektedir. Hekim yaklaşık 3,5 km uzakta olan yüzme havuzuna gider. Başkana baş ağrısı atağı geldiğinde hekime haber verilir ve hekim yetişir. Önce hafif olan baş ağrısı sonra şiddetlenir ve başkan bayılır. Hekim yetiştiğinde bilinci kapalıdır ve beyin kanamasından ölür.

Denildiği gibi başkan oldukça sağlıklıdır. Buna rağmen kalp rahatsızlığı vardır ama tedaviye iyi yanıt vermektedir, rahatsızlık her an gelişebilecek bir yaşta (63) olduğundan özel hekimi kardiyologdur.

Hekim başkanı sağlıklı buluyor olsa gerek, çünkü yüzmeye gitmiştir.

Kendisinde kalpten başka bir rahatsızlık ya da tümör benzeri bir kitle olmadığı gibi daha önce atak ya da kriz yaşamamıştır.

Başkan ölmeden önce “Filistin-Vaat Edilmiş Toprak” adlı eseri okumaktadır.

Yalta’dan ve Kral Suud ile görüşmesinden sonra Siyonizm’e olan bakışı daha da kötüleşerek netleşmiştir. Bu tavrını önde gelen bazı Siyonist liderlere söylemiştir ve bundan Ben-Gurion’un da haberi vardır.

Ben-Gurion’un günlükleri, notları ve önemli yazışmaları hala gizlidir. Ancak, kendisinin biyografisini yazmakta olan Bar-Zohar’a bunları (kısmen) açmıştır. Bar-Zohar’a dayandırılarak aktarılanlar incelendiğinde, Ben-Gurion’un Roosevelt’e güvenilmeyeceği hükmünü verdiği görülmektedir. “Eğer dördüncü dönem başkanlığı tamamlamış olsaydı, Yahudi devleti olmazdı” öngörüsünün Ben-Gurion’un arşivlerine dayandırıldığı da bir gerçektir. Başkan istifa etmeyeceğine göre öldürülmesi tek yoldur.

Bunu zamansız ölüm olarak nitelendiren çok sayıda kişi olmuştur.

Hekim Bruenn ya da Bruenner, Alman Yahudilerinin kullandığı bir soyadı ya da aile adıdır.

Ara Not: Fatih Sultan Mehmet de ansızın ölmüştür, hiç beklenmiyordu. Hekimbaşı Yakup idi, Yahudi’dir. Yakup’un öldürdüğü iddiası tarihin sayfalarında var.

Truman, Harry S. Truman: Roosevelt ölmüştür ve yerine geçen Truman zamanında, hiçbir zorlukla karşılaşılmadan İsrael kurulmuştur. 1948.

Başkan Roosevelt’in yardımcılıklarından gelip başkan olan Truman, Johnson ve Ford 33’üncü dereceden Mason olup İlluminati üyesidirler.

Truman Yahudi değildir. Dinsel mutaassıplık yaşayandır ve Evanjelizme çok yakındır. Yahudi finansmanını kabullenen, Kutsal Toprakların (ne demekse) Yahudilere ait olduğuna kalben inanan ve pek tabi ki en üst düzeyden masondu. Roosevelt’in, seçimde, muhafazakarlardan oy almak için kullandığı yüzlerden biriydi. Çünkü, Roosevelt, uyguladığı “New Deal Politikası” ve hem savaşta hem de sonrasında Sovyetlerle olan ilişkileri nedeniyle komünist sayılıyordu. Bunu kırmanın yolu muhafazakâr biriydi. Truman hem muhafazakâr hem de alık ile safdil arasında bir görünümde ve hatta davranıştaydı. Bu adam ilk ve ikinci atom bombalarını patlattı. Çünkü bu tipler yönetilebilir tiplerdir. Bunlara iş yaptırmak kolaydır, sonrasında unutmak daha kolaydır. “Truman olmasaydı, İsrael kurulamazdı” lafı siyasi- sosyal çevrelerde kabul görür ve doğrudur.

Yahudiler bu düşüncededir. Truman’ın hazırladığı programı Birleşmiş Milletler 1947 yılında karara bağladı ve İsrael devleti kuruldu.

Taksim/partition/partisyon demek iki devlet manasındadır. Zaman içinde İsrael’in bundan uzaklaştığı ve sadece kendisinin olduğu tek devlete yöneldiği görüldü. Nedeni ise kendisine Hristiyan aleminden verilen güçlü destektir. Her ne kadar Papalık, İsrael devletine, o dönemde yardım etmemişse de, bunları asıl şımartan küresel Hristiyan desteğidir.

Adnan Menderes’in Ölümü: pek tabi ki buna dış işleri bakanını da eklememiz gerekir. Başbakan Adnan Menderes ve dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu, şimdilerde Yeni Osmanlıcılık denen o zamanlar ise Osmancılık denen akımı yaratmış ve bu yolda ilerliyorlardı. Nedir Osmancılık? Eski toprakları elde etme, Araplarla ciddi ve yakın iş birliği manasındadır. Ayrıca her ikisi de ekspansiyonist (genişlemeci) olarak da anılıyordu. İşte, bir neden.

Menderes 1960 yılında Sovyetleri ziyaret edecekti. Hatta bir bakanı önden göndermişti. İkinci neden budur. Hal böyle olunca Ben-Gurion husumeti devreye girer. Menderesin idamından sonra Türkiye, Arap ülkelerinden uzaklaşmış hatta sırtını dönmüştür.

Ara Not: Yeri gelmişken konu etmekte yarar var. Zamanın başbakanının Sovyetleri ziyaret etme kararı sonrasında, İsmet İnönü, damadı olan Metin Toker’e “Adnan ile Fatin tehlikeli bir oyun oynuyorlar” demiştir.4

Pekâlâ, soruyorum: İsmet Paşayı bu cümleyi kurmaya iten nedir? Elde ettiği bilgiler hangi kaynak ve vasıtalardan gelmiştir? Yoksa altıncı hissi mi devrededir?

Açıyoruz: yıl 1958. Bir gece yarısı bir uçak, arıza bildirerek Anakara’ya yakın bir askeri (muhtemelen) havaalanına iner. İçinden adını husumete veren Ben-Gurion çıkar. Kendisi 1886 yılında doğmuştur, 1958 yılında 72 yaşındadır ve kordon kanı, kokain, kırmızı civa gibi bedeni gençleştiren ve dinçleştiren malzemeler kullanmamaktadır, dahası buna rağmen dinçtir, eylem peşinde koşmaktadır. Bir benzerini Sina yarımadasını ele geçirmek için başlattığı saldırı öncesinde Sevres- Fransa’ya yapmıştır. Fransız ve İngiliz yetkililerle gizli görüşmeler yapıp dönmüştür, 1956. Sonrasında üçü birden Sina Yarımadasına saldırmış ve ele geçirmişlerdir. ABD başkanı Eisenhovver’in devreye girmesiyle, daha doğrusu USD’nin paritesiyle oynamasıyla, geri çekilmişlerdir. Eisenhovver da Ben-Gurion tarafından sevilmeyen biridir ama ona husumet beslenmediğini görebiliyoruz. Ya da beslendi ama fırsat yaratılamadı.

Dönelim yerli malına. Eliyahu Sasson (soyadına dikkat), bu isim Kral Abdullah ile görüşmelerde öne çıkmıştır. Bir diğer görüştüğü ise Golda Meir’dir. 1958 yılında da devrededir ve işlem başlamıştır, bu kez arena Türkiye’dir. Şam doğumlu ve Arapçı Yahudi Eliyahu Sasson “biraderim” dediği Menderes ile Husumetçi’yi görüştürmek üzeredir. Tel-Aviv’e gönderdiği kriptolara baktığınızda adeta Türkiye’yi yönetmektedir bu Arapçı Yahudi. Şimdi sıra bir pakt imza edilmesine gelmiştir ve mimarı bu şahıstır.

Kimdir bu Eliyahu Sasson? 1902 Şam doğumludur. Arapçı Yahudi’dir. Önce Osmanlı, sonra da İngiliz mandasına karşı savaşmış istihbaratçı, şimdiki ismi ile Mossad’çı, Anakarada olduğu zamanlarda, Anakarayı İsraelin Ortadoğu casusluk merkezi haline getirmiş biridir. Zamanın dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile, Roma’da düzenli olarak görüşmektedir.

Ara Not: bu konuda en sağlam bilgi Bar-Zohar’ın eserlerinde vardır ancak bulanıktır. Çünkü Ben-Gurion, bu kişi hariç, kimseye günlüklerini açmamıştır, halen de açık değildir, buna da kısıtlı erişim vermiştir.

Aslında bu gizli inişi kimseler bilmemektedir. Günümüzde bile hakkında yeterince bilgi yoktur. Türkiye bunu yaklaşık 45-50 yıl sonra öğrenebildi5. Ancak, aslında bunu daha önce haber veren birileri daha vardı, 1964-1966 arasında Genelkurmay İstihbarat Başkanı olan Amiral Sezai Orkunt6. Görüşmeler süresince garson kullanılmadığı, Türk Büyükelçilerin yeme-içme ile ilgili her türlü hizmeti yerine getirdiği bilinmekle birlikte bu hizmetkarların kim oldukları bilinmemektedir.

Ara not: Amiral Sezai Orkunt der ki “İsrael, Anakara’daki diplomat ve askerleriyle devamlı, dikkatli ve yumuşak girişimlerle, 27 Mayıs Devriminden evvel, 1958 yılında yapıldığı anlaşılan, üst yönetimdeki sivil ve asker on kişiden fazlasının bilmediği bir anlaşmanın askeri irtibatını Genelkurmay Başkanlığı ile idame ettirmek gayretindeydi. 1958 yılında hazırlanmış bir harekât planının İngilizce metni dosyalardaydı.” İlk paragraf, işi bilenlerin dışında kimsenin anlamayacağı bir dilde yazılmıştır. Bunu Amiralin beyefendiliğine vermek pek mümkündür. İkinci paragraf ise Türkiye-İsrail ortak harekâtı ile Suriye’nin işgali planını anlatmaktadır.

Bilinenlerden biri, Ben-Gurion’un kıyafet değiştirerek Ankara sokaklarını arşınladığıdır. Nasıl olsa Türkçe bilmektedir ve sırdan bir Ortadoğulu görünümündedir. Zaten üniversiteyi İstanbul’da okumuştur. Ankara’yı merak etmektedir ve merakını gidermiştir. Belki de şehircilik dersi almaktadır o anda…

Neden Anakara İttifakı? Birincisi, kendisine pek yanaşık durmayan ABD’ye “bakın dostlarım var, beni dikkate alın” diyerek güç göstermek, ikincisi ise Arap çemberinin hemen ötesindeki başka ülkelerle (Türkiye, İran…) iyi ilişkiler içinde olduğunu tüm dünyaya göstermek.

Başkan Kennedy, İsrael’in nükleer güç (silah açısından) olmasını istemiyordu. Olabilir miydi? Olabilirdi.

Çünkü ikinci dünya savaşı sürecinde ABD tarafından kaçırılan 117 kişilik Altın Liste ve Sovyetler tarafından kaçırılan 125 kişilik Gümüş Listeyi oluşturan bilim adamlarının içlerinde gizli Yahudi yoksa bile, sanmıyorum vardır, hocalarının bazıları Yahudi’ydi ve dünyanın her yerine dağılmışlardı. Onları “Ezel İsrael” diyerek Filistin’de toplamak an meselesiydi. Ve Kennedy bunun farkındaydı, dahası böyle bir üretimin tüm Arapları Sovyetlerin kucağına iteceğinin de farkındaydı… Eisenhovver zaten Sina yarımadası işgalinde tavrını net bir şekilde göstermiştir.

Gelelim yerele. Bar-Zohar’dan aktarıyoruz. Uçak Anakara yakınlarında bir askeri havaalanına inmiştir (muhtemelen Etimesgut). İçinden Ben-Gurion ile birlikte Golda Meir de çıkar. Anakaraya gelirler ve lüks bir misafirhaneye geçerler (yer belirsiz ama muhtemelen bir villa).

Sabah olduğunda Başbakan Menderes ve dışişleri bakanı Zorlu gelirler. Yanlarında yüksek düzeyde bürokratlar vardır (önceden bahsedildiği gibi muhtemelen büyükelçiler).

Ben-Gurion ziyaretin anlam ve önemini anlatır. Akabinde ekibinden biri “havuç” gösterir: bolca sınai, teknolojik ve bilimsel yardımdan bahseder. Havuç gösterme, Yahudilerin çokça yaptığı bir törendir.

Osmanlıya da aynısını yaptılar, haydi ver dendiğinde ceplerinde para olmadığı görüldü. Onların yerine parayı Abdülhamit kendi bulmaya çabaladı, neyse…

Sonuçta Türkiye-İsrael Paktı imzalanır. Artık birbirleri aleyhine iş çeviremezler, çevirenin vay haline. Gelelim İsrael penceresinden bakışa: İsrael, Fatin Rüştü Zorlu’yu hem Arap yanlısı hem de Adnan Menderes’i yöneten adam olarak görüyor.

Menderes ve Zorlu, her ikisi de yargılanmıştır ve idama mahkûm edilerek asılmak suretiyle cezaları infaz edilmiştir. İşledikleri suçlar idam gerektiriyor muydu? Niye sadece ikisi idam edilmiştir, daha birçok idamlık varken? Niye ötekilerinki ömür boyu hapse çevrilmiştir de bunlarınki olduğu gibi bırakılmıştır? Bu sürecin her aşamasında açık ve gizli Yahudiler, Siyonistler, Sabetaycılar ve Masonlar var mıdır, etkileri nelerdir? Yoksa tüm süreci yukarıda birileri mi yönetiyordu? O birileri kimler? Gibi sorular akla geliyor. Ancak bunların ciddi bir araştırmaya ihtiyacı var ve konumuz bu aşamada bu değil.

1960 ihtilali sonrasında, görevden uzaklaştırılan Zorlu’nun yerine Selim Sarper getirilir. Ama öncesinde Oramiral Fahri Korutürk açıklanmıştır. Altı saat sonra değiştirilmiş ve Sarper getirilmiştir. Getiren MBK’dir. Kimdir Selim Sarper? Hem Siyonisttir hem de Mason7. Washington-Tel Aviv hattına çalışmaktadır. Böylelikle Ben-Gurion’un husumet beslemeyeceği biri ile yola devam edilecektir. Araplarla çok iyi ilişkiler içinde olunan bir dönemdir ama İsrael ile de başbakanlık seviyesinde pakt imzalanıyor. Burada bir tuhaflık yok mu? Bu nasıl bir dış politika?

Aynı zamanda Sovyetlerle iş birliği içine girilmek üzere olan zamandır. Menderes, Sovyetleri ziyaret etmek üzereyken devrildi. 1960 yılının ilkbaharında devrildi, 1961 yılının sonbaharında asıldı.

Kennedy Suikasti: Kennedy, başkanlığa geldikten sonra gerçeği gördü. İsrael Ortadoğu’da tek başına güçlenirse çeşitli sakıncaları beraberinde getirecekti. Kennedy, Albay Nasırı ciddiye alan ve önemseyen biriydi. Albay nasır hem etkili hem de karizmatik biridir. Kennedy Mısır üzerinden Araplarla yakınlaşmak istiyordu.

Kennedy 10 Haziran 1963 tarihinde yaptığı bir konuşmada Sovyetlerin ayrı bir düzen olduğunu kabul etmekteydi. Bu demektir ki Sovyet düzeni batı tarafından kabul görüyor ve yaşamasına olanak sağlanıyordu. Yahudilerin Rus düşmanlığı kendilerine çar döneminde yapılan bir dizi katliamdan kalan tarihsel mirastır. Oysa bunları, Avrupa’da katletmeyen ulus kalmadı gibi. Onlara neden husumetleri yok?

Burada Ben-Gurion husumetini devreye alıyoruz. Kennedy Araplarla yakınlaşmak istiyordu ve İsrael’in tek başına güçlenmesini bölgenin aleyhine görüyordu. Husumetin ilk kısmı tamam. Aynı Kennedy Sovyetlerin bir düzen olduğunu ve yaşayabileceğini kabul ediyordu. Husumetin ikinci kısmı da tamam. Şimdi çift dalma zamanıdır.

16 Haziran 1963. Ben-Gurion başbakanlıktan, hiçbir neden göstermeden, alelacele ayrılmış olup, o günden bugüne kadar bu ayrılığa bir açıklama ya da gerekçe bulunamamıştır. Sanırım, elinin kana bulandığını yani ölüm emrini verdiğini kimse anlamasın diye istifa etti. Çünkü iki yıl sonra yine başbakan ve savunma bakanı olmuştur.

Ara not: Gizli servis ya da yeraltı faaliyetlerinde, daha doğrusu bu dünyanın dilinde, hele bir de ayrılanın adıyla doktrine edilen, burada Ben-Gurion Husumeti, kavram var ise, ani hareketler bazı olayların karar altına alındığı anlardır. Ayrıca burada, kendini şüphe ekmeyecek konuma alma ve temiz kalma hesabı da vardır.

Bu istifanın ardından, adı terörle hiç anılmayan Levi Eşkol başbakan olmuştur. Ben-Gurion istifa etmiştir ama İsrael savunma kuvvetlerine ve Mossad’a oldukça hakimdir ve iki güvenilir adamı Moşe Dayan ile Simon Perez en elverişli yerdedirler.

Kennedy’i vuran Lee Harvey Oswald’dır. Oswald’ı öldüren ve kendisi de kısa zamanda öldürülen Jack Ruby Yahudi’dir. Ruby’yi öldüren kimdir? İşte, bu çok karanlık.

Bu suikastın Ben-Gurion eli mahsulü olduğunu düşündürecek çok şey ortalık yerde mevcuttur. CIA, FBI ve benzeri gizli servisler bu konuda yeterli bilgiye sahiptir ama ABD’nin içinde bulunduğu “esaret hayatı” açıklamasını engellemektedir.

USS Liberty Olayı: 8 Haziran 1967 tarihinde gerçekleşmiştir. Altı Gün Savaşı sırasında, İsrail Hava Kuvvetleri ve İsrail Donanmasının ortak harekâtı ile ABD Donanmasına ait bir teknik araştırma gemisine (casus gemisi) düzenlenen saldırıdır. Mürettebattan 34 kişi (deniz subayları, denizciler, iki deniz piyadesi ve bir sivil NSA çalışanı) öldü, 171 kişi yaralandı ve gemi ciddi hasar aldı. O sırada gemi, Sina Yarımadasının kuzeyinde uluslararası sularda kıyıdan (Ariş şehri) 26 deniz mili açıktadır. Bu tam bir arsızlık ve sınır tanımamaktır. Terörün kişiliğinde bu vardır. Bu bile tek başına bu devletin tamamen terörist olduğunun başlıca kanıtıdır.

Olayı kapatma yoluna gidilmiştir. Küçük, bir tazminat işi halletmiştir, gözler boyanmıştır…


Şimdiki İsrael devleti: niteliklerine bakalım mı? Ama önce temeline bakalım: Temelinde gizli bir devlettir. Sınırları çizilmemiştir ya da çizilememiştir, bir haritaları yoktur. Çünkü akıllarındaki düşünceler nedir, kendileri bile bilmiyor. Nereye gideceklerine dair şu anda açık bir düşünceleri yoktur. Tüm dünyayı ister gibi bir halleri vardır ama nasıl? Hep meşruiyet peşindedir, kendini sallantıda hissediyor. Çevresindeki Arapları çeşitli ayak oyunları ile etki altında tutmaya çabalıyor: İbrahim anlaşması gibi… Türkistan devletleri bile bu anlaşmaya taraf oluyor, anlaşılır değil.

Nitelikleri nedir? Birincisi, hala güvensizdir, kendini tehlikede hissediyor. İkincisi, kendine güveni, hep genişlemede buluyor. Üçüncüsü, her genişleme ve her işgal ettiği yer yeni bir güvensizlik kaynağıdır. Dördüncüsü, yönetemeyeceği kadar genişliyor. Beşincisi, mevcut hali yorucu ve tüketicidir. Hem devlet olarak yorulup tükeniyor hem de etnik olarak…

Hal böyle olunca, hiçbir zaman İsrael devletine gelip yerleşmeyecek olan yurtdışı Yahudiler ve ABD sayesinde ayakta kalıyorlar. Bir de beceriksiz Araplar sayesinde…

Akepe, Filistin ve İsrael: her seferinde kocaman harflerle ağız dolusu Hamas, Gazze diyen iktidar partisi ve genel başkanının, bu konudaki, içtenliğini incelemekte sonsuz yarar var:

Adı geçen partinin genel başkanı, kurulmadan önce iki kez (4 Temmuz 2001, ‘tarihe dikkat’, ABD’nin kuruluşu ve 11 Şubat 2002), kurulduktan sonra (10 Aralık 2002) bir kez ABD’ye gitmiştir. Yanında emanetçi başbakan da vardı. Kimle görüştüler? ABD başkanı Bush, ABD yönetiminin önde gelenleri ve Yahudi lobileri yani Siyonistlerle görüştüler.

Görüştükleri kişilere bakalım. Richard Perle, Paul Wolfovitz, Graham Fuller. Bunlar Yahudi’dir. Bunlardan Graham Fuller aynı zamanda Ilımlı İslam’ın mimarlarından biridir. Bu da ılımlı İslam, bir Yahudi projesidir önermesini doğrulamaktadır. Ayrıca cemaat hareketi denen uygulamayı Akepeye monte edendir.

Bu ziyaretlerin olduğu tarihlerde yayımlanan gazetelerde, Akepe genel başkanının, “ABD yönetimine ve Siyonist lobilerine İsrael ile iyi geçinme söz ve garantisi verdiği” yazılmıştır. Bu söz ve garantilerle ilgili olarak Türk (o zamanlar havuz medyası değildir), ABD, İsrael ve Arap basınında çok sayıda ayrıntıdan bahsedilmiştir.

Peki bu görüşmelerin sonucu olarak neler yapıldı? Bakalım:

Akepe genel başkanı, henüz başbakan olmamasına rağmen, 1 Mart tezkeresinin meclisten geçmesi için illetvekillerine baskı uygulamıştır.

Yine Akepe genel başkanı, 8 Haziran 2004’te ABD’de yapılan BOP zirvesine katılmış ve sonrasında BOP eşbaşkanı olduğunu açıklamıştır.

Yine aynı kişi, 1 Mayıs 2005 tarihinde İsrael’i ziyaret etmiştir. Müslüman aleminde Sabra ve Şatilla kasabı olarak anılan Ariel Şaron ile Kudüs’te buluşmuştur. Buluşma esnasında Şaron “İsrael’in ebedi başkenti Kudüs’e hoş geldiniz demiştir. Beriki ise buna itiraz etmemiştir ve gülücük dağıtmıştır. Dahası aynı gün Yahudi Soykırım Müzesini gezmiştir. Orada nasıl durdu, sergilediği duruş neydi, bilinmiyor. 27 Ocak 2005 tarihinde, zamanın dışişleri bakanı olan şahıs, Müslüman olarak bir tek kendisinin olduğu, 40’dan fazla devlet ve hükümet başkanının katıldığı törende hazır bulunmuş ve Auschwitz kurbanları için mum yakmıştır. Yakmıştır, söndürmemiştir, burası önemli.

16 Şubat 2006 tarihinde, Akepe genel başkanı, Akepenin davetlisi olarak Anakara’ya gelen Hamas lideri Halit Meşal ile görüşmemiştir. Hem davet et hem de görüşme. Anlaşılır gibi değil. Halit Meşal de buna anlam verememiş ve çok üzülmüştür.

Aynı Akepe genel başkanı, 25 Ocak 2004’te, Amerikan Yahudi Kongresi (AJC)’nin cesaret ödülü ile İnkâr ve İftira ile mücadele örgütünün (ADL) 10 Haziran 2005’te verdiği üstün cesaret ödülünü almıştır. Osmanlı devleti ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde, Yahudilere yapılan yardım ve desteklerden dolayı verildiği söylenen bu madalyalar üzerinde Tevrat’tan alıntılar ve dinsel semboller yer alıyor. Pekâlâ, sormak gerekmez mi niye buna verildi de daha öncekilere verilmedi? Mesela Menderes’e ya da ne bileyim Özal’a?

Mavi Marmara vakasından sonra, bu madalyaları iade etmesi için kamuoyu bastırmıştır ama Akepe genel başkanı oralı olmamıştır. 2014 yılında AJC, ilk ve tek Müslümana (?) verdikleri madalyanın iadesini istemiştir.

Akepe genel başkanı, kayıtlara geçmiş ya da geçmemiş, Ankara ve İstanbul’da, Yahudi lobi örgütlerinin temsilcileri ile onlarca kez görüşmüştür.

Yine aynı kişi, her ABD ziyaretinde, aynı kişilere ve kurumlara zaman ayırır ve görüşür. Bakmayın siz onun ve onun ağzından konuşanların “eyyy İsrael, eyyy hamariga” demesine… Bir de İsrael’i terörist devlet olarak nitelemesine rağmen, bu yönde hiçbir eylemi olmamıştır ve görüşmelerde sürekli edilgen olmuştur.

Araplara ilk ihanetin, yine bir Arap tarafından, hatta kendini Arap milliyetçisi olarak sunan Şerif Hüseyin oğlu Kral Faysal8 tarafından yapıldığı bir coğrafyada, Yahudi devletini kuran ve kollayan NGO’lardan şereflenen, meşruiyet kazanan şahsın ya da şahısların, (ki bunlar İsrael ile iyi geçinme garantisine iktidarları boyunca uyayacaklarına dair söz verenlerdir, yine bunlar verdikleri sözün ne olduğunu açıklayan/ açıklayacağını beyan eden şahsı öldüren ya da öldürtenlerdir) Filistinlilerin haklı çıkarları için ellerini kıpırdatmayacakları açıktır. Koşulların yeryüzünün en büyük organize suç örgütünce belirlendiği bir ortamda, ufuk açmak için bunların derlenerek açık edilmesi, şu anda bir işe yaramaz. Olsa olsa gelecek nesillere daha arı ve duru düşünme ortamı yaratır. İşte bu da bu yazının maksatlarından biridir.

Yahudiler, görüldüğü üzere, ta en başından beri, yani Filistin topraklarına ilk adım attıkları andan itibaren bireysel ve örgütsel teröre hemen başlamıştır. Hiç ara vermeden terör eylemlerine girişmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Ne elde ettiyseler terör aracılığı ile elde ettiler. Filistin Kurtuluş Örgütü terör örgütü değildir, en başından beri kendilerine ait olan toprakları koruyan vatanseverdirler. Hamas ise İsrael güdümünde olan, onun kurdurduğuna dair derin şüpheleri üzerinde barındıran, İsraeli hep haklı durumu geçirten, yasal Filistin devletinin altını oyandır. İsrael ise, yukarıda anlatılandır ve tek kelimeyle teröristtir.

İki soru: birincisi tüm bunlar kendini Müslüman ilan eden yöneticiler tarafından bilinmiyor mu? İkincisi, bilmek ne demektir?


  1. Bu poster, Sam Amca’nın ABD’lileri askere almak için oluşturulmuş posterine ne kadar çok benziyor, değil mi? Resmen
    tıpkısının aynısı. Bir de Wonder Woman’e çok benziyor. Zaten bu kişiliği canlandıran en son kişi yine bir Yahudi’dir: Gal
    Gadot. ↩︎
  2. Herzl, Herzıl, Herzil ya da Herzel şeklinde okunabiliyor. ↩︎
  3. Bu yaklaşımın gerekçesi içinde Kanuni Sultan Süleyman’ın ve bazı padişahların Yahudi olması olabilir mi? Kanuni; babası
    Yavuz Sultan Selim, Annesi Polonya Yahudi’si Helga / Hafsa Sultan. 2. Selim; babası Kanuni, annesi Yahudi Roksolana /
    Hürrem Sultan. 3. Murat; babası 2. Selim, annesi Yahudi Raşel / Nurbanu Sultan. 2. Ahmet; babası Sultan İbrahim, annesi
    Polonya Yahudi’si Eva / Hatice Sultan. Abdülmecit; babası 2. Mahmut, annesi Rus Yahudi’si Suzi / Bezm-i Alem Sultan. ↩︎
  4. Metin Toker, İsmet Paşayla 10 yıl, Ankara, 1966, s.200. ↩︎
  5. Yalçın Küçük, İsyan, İstanbul, 2004, s.204 ve sonrası. ↩︎
  6. Sezai Orkunt, Türkiye-ABD Askeri İlişkileri, İstanbul, 1978, S.384. ↩︎
  7. https://www.mason.org.tr/turkiyede-unlu-masonlar ↩︎
  8. Faysal- Weizmann Anlaşması, 3 Ocak 1919. ↩︎

Güven Kaya sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin